HUZÛRUN KAYNAĞI

              huzur.jpg             

                    

 Bizlere karşılıksız, ve cömertçe tayin edilen sınırlı, ömrümüzde hep iki şeyin özlemini çekeriz: Rahat ve Huzur. Bütün bir ömür bu iki sihirli kelimenin arkasından koşup dururuz. Hep “şöyle rahat ve huzurlu bir yuvam olsun” dilekleriyle hayata başlarız, ama o rahat ve huzur bir türlü ele geçmez ve sık sık da şu nidayı duyarız çevremizden “rahatım ve huzurum kalmadı”  Tam “bulduk” dediğimizde bir anda karşımıza devasa dertler çıkabilir. Öyle ki insan kendisinin zannettiği emanetleri bile ancak elinden kaçırdığı zaman kendisinin olmadığının farkına varıyor. Nahşebi’nin şu sözü bu durumu ne güzel özetliyor: “Ey insanlar! Şu üç şeyi çok seversiniz, fakat sizin değildir: Bedeninizi seversiniz, o toprağındır. Ruhunuzu seversiniz, o Allah’ındır. Malı seversiniz, o varislerindir. Ve hep şu iki şeyin  peşinde koşarsınız: Halbuki onlar asla elinize geçmez: Rahat ve Huzur.”[1] Bir düşünelim, o çok sevdiğimiz ama bizim olmayan şeylerin ne kadar farkındayız?

Rahatın ve huzurun iksirini bize gösteren bu güne kadar pek çok kitap yazılmış, pek çok sözler söylenmiş. Dini-tasavvufi metinlerde, felsefi-edebi metinlerde pek çok şeyler zikredilmiş. Biz aslında bu işin anahtarının nerede olduğunu okuduğumuz eserlerde gayet açık şekilde görebiliyoruz. Yapmamız gereken, her  şeyden evvel bulunduğumuz hâli gözden geçirmemiz, aramaya koyulmamız ve tabi ki yola koyulmamızdır.

           

Dünya’da rahatın belki temel koşulu sağlıklı olabilmekten geçiyor. Öyle ki Efendimiz (s.a.v.) ‘de insanların kıymetini bilmedikleri iki değerden biri olarak sağlığı zikrediyor. Bu gün sloganlaşan tabirle ‘her işin başı ‘sağlık’. Sağlığın olmadığı yerde rahat yok, huzur yok ve tabii ki şikayet var, üzüntü var. Peki huzurun kaynağı nerede? Elbetteki  ibadette ve kullukta. Buna biz gönül huzuru da diyoruz. Gönül huzurlu olursa dışarıya da o yansır. Gönlün huzurlu olmasının  anahtarı da, gönlün sahibine Kul olmaktan geçiyor. Her daim şükür, her daim teşekkür.. Yine bir gönül adamı ne güzel söylemiş: “İsteyin size verilecektir, arayın bulacaksınız, kapıyı çalın size açılacaktır.”[2] Her şey rahatı ve huzuru ararken eldekilerin değerini bilmekten ve rahatın, huzurun sahibini unutmamaktan ve isteyeceğimizi ondan istemekten geçiyor.

           

Yaşadığımız dünyada güzel değerleri ne kadar tüketiyoruz hiç düşündük mü? Ve modern dünya insanı rahatı ve huzuru aramakta/ bulabilmekte ve bulmakta o kadar mahir değil. Modern çağın insanı ne yazık ki rahatı ve huzuru maddi istek ve arzularına hasrederek bulmaya çalışıyor. Para, cinsellik, şöhret, tüketim çılgınlığı, sonu gelmeyen emellerimiz, bu yol da maalesef rahat ve huzurdan çok, derdimizi ve ızdırabımızı artırıyor. Maddi değerlere olan bu sonu gelmez doyumsuzluğumuz, ne yazık ki manevi açlığımızı büyütüyor. Ve “bir tatlı huzur” almaya geldiğimiz ömür, “bir acı zehir” e dönen huzur evlerinde nihayet buluyor.

           

Hayat bazen bu değerleri yakalamak için çok kısa, belki de rüyasını göremeyecek kadar kısa. Hayatın hengamesi, koşturmacası belki rahatın ve huzurun ne olduğunu düşünmeye bile fırsat vermiyor. Ama bizim bir an önce ve vakit geç olmadan ‘bir nefeslik’ de olsa durup, kendimizi düşünmemiz, kendimize dönmemiz ve kendimize somamız gerekiyor. Sahi sizce Rahat ve Huzur nerede?   



[1] İnsan ve Huzur, haz. M Cihanoğlu, Üsküdar yay. İst 2002

[2] Tarihe adanmış sözler, Necmettin Şahinler, Beyan yay. 2001

Reklamlar

“ÇOK SATANLAR” NEYE ÇAĞIRIYOR?

            kitaplar.gif      

     

            “Marifet iltifata tabidir, müşterisiz meta’ zayidir” sözü mucibince bir zamanlar kitap okuma oranımızın düşüklüğünden ve buna binaen okuyan insan sayısının her geçen gün azaldığından şikayet etmekte idik. Ama sözün hakikatine de inanmıştık: marifet ancak iltifata tabi idi. İsteme olmadan, açlık olmadan, bütün bu çabaların beyhude olacağını da biliyorduk.Bugüne gelindikte, hâlâ bu feryatlarımız cılız da olsa sürmekte. Çünkü “oku” maya, çağrı insan varolduğu müddetçe devam edecek/ etmeli. Bu temenni aynı zamanda bizim gibi Müslüman bir toplumun kutsal kitabının ilk çağrısı olarak da geçiyorsa, işte o zaman mesele bambaşka bir anlam kazanıyor. Kitabın mesuliyetini taşıyan/ kitabın mesuliyetine inanan herkes bu çağrıyı bir vazife bilinciyle tekrar ediyor. İşte kitaba okumaya davet eden çağrıların arasından, tüm bu hengamede dergi sayfalarında, gazete kitap eklerinde v.s. “çok satanlar” listeleri yayınlanmaya başladı. Demek ki bir şeyler yazılıyor, basılıyor, müşteri buluyor ve satılıyordu. Boy boy listeler, a yayınevi, b yayınevi çok satanlar koyuyorlar, reklam yapıyorlar, “çok satan” standları açıyorlardı. Tam da kitap okurları sayısı, kitaba rağbet artıyor diye sevinirken, sevincimiz kursağımızda kaldı. Listeler yayınlandıkça manzara-i umumiyyenin hiç de hoş olmadığını gözlemledik. Ya kitap müşterisinin profili değişmişti, ya kalite düşmüştü, ya da bizler bu zihnî terakki (!) karşısında çok gerilerde  kalmıştık. Önce çarpıcı bir örnek vererek, ardından  tahlile geçmek yerinde olacaktır. [Yazar, eserin çağrısı, eser isimleri için lütfen dikkat!]

            En çok satanlar:

            Aşk, seks ve kadınlara dair/ Seda Kaya Güler

            Bir gün gece/ Mine Kırıkkanat

            Bir kadın, bir erkek/ Solmaz Kamuran 

            Daha çok ateş/ Susana Tamaro

            Doğru Erkeği bulma klavuzu/ İlhan Uçkan

            …….  

(19 Eylül 2003/Akşamlık-Y.K.Yayınevi / Akşam Gazetesi kitap eki)

diye devam ediyor. Şimdi bizim bu listeyi alıp herhangi bir kitapçıya girip bu aşağıya doğru uzayan listeyi uzattığımızda büyük bir ihtimalle, ehl-i marifet birisi ise karşımızdaki önce suratımıza soğuk bir şekilde bakacak ve bizim, kadın ve cinsellik üzerine araştırma yaptığımızı zannedecektir. Bu listede bulunan kitaplar uzun süre diğer yayın organlarında da zirvede (!) idi. Hâlâ öyle. İşin belki de en can alıcı tarafı, -hikmet ve hakikati aramaktan vazgeçtik- ilmin, ilmi çalışmanın listelerde esamesinin olmaması ve cinselliğin gelip –hayatımızın pek çok safhasını yerle bir ettiği gibi- baş köşeye oturması. Sadece bununla da kalmıyor bu kez kadınlar cinselliği hem de en cömert, en geniş lügatleriyle yazıyorlar. Şöyle bir sonuca varabilir miyiz? Kadın yazar olacak, hem de cinselliği derinlemesine (!) inceleyecek. Son dönem çok satan kitaplarının, çok satmasındaki hikmet (!) bu mu acaba? Kadınların yazarlığına bir şey demiyoruz, demek istediğimiz, birileri kadınları yine kadınlar eliyle mi bedenlerini ve ruhlarını özgürleştirmek (!) istiyorlar? Bütün bunlar ne anlama geliyor sizce? Pirim yapmanın ve kıymetlerin ölçüsü değişti mi? Düşünsenize bir kere ilim üzerine bina olmuş koca bir medeniyet nereden nerelere gelmiş. Çok fazla geriye gitmeye gerek yok Necip Asım Yazıksız’ın 1893 tarihli Kitap adlı eserinde, Hangi kitaplar okunmalı? Bölümünden ilgi çekici bir kitap listesi şöyle:

Tefsir-i Tibyan/ Muhammed b. Hamza’ dan Mehmet Tefsiri

Mevlid-i Şerif/ Süleyman Çelebi

Hilye-i Hakani/Mehmet Hakani

Telemak Tercümesi/Fenelon’dan A.Vefik Paşa

Hüsrevname/ Xenophon’ dan Ahmet Mithat

Mukaddime-i İbn Haldun

…..

(İsmail Kara,Amel Defteri, s.58-59, İst.1998)

Bu listede devamında pek çok önemli eseri barındırıyor. İşin garibi bu listenin Osmanlının modernleşme sürecini yaşadığı dönemlerde, bu sürece uyumda ortaya atılmış bir olmasıdır. Ki bugün bu kitapların yerine yenilerini koyup koymadığımız ortadadır ya da kalite erozyonunun ne nokta olduğu. Bütün bu gelinen süreçte altı çizilecek husus insanların tek tipleştirme, sürüleştirme, herkesleştirme projesinin işlemekte olduğudur. Herkesin yediğinden yemek, herkes göbeğini açtığı için göbeğini açmak, herkes “o” kitabı okuduğu için okumak. Bunun adı düpedüz herkesleşmektir. Herkesleşenlerin akıbeti ise kitap listelerine yansıyan halin ortaya çıkması demektir. Mahremiyete saldıran daha fazla kazanacak, insanların yatak odalarını teşhir eden kitaplar başucu kitaplar olacak, nihayetinde ahlak,erdem, hikmet kazanmayacak, uçurum daha da büyüyecek.

Hülasa, okumalarımızı bir an önce gözden geçirmeli, okumayı bir nefsi tatmin aracı, bir tahrik aleti, bir ideolojik aygıt, gururu, ukalalığı pekiştirici, bir vasıta olmaktan çıkarmalı, okumaktan mananın ne olduğunu idrak etmeliyiz. Sezai Karakoç Üstad’ın: “Okuyanı görmedim, okusa da anlayanı görmedim.” dediği gibi durumumuz hiç de iyi olmayan bir manzara arzediyor. Öyleyse anlamak için okumalı, yaşamak için okumalı, lakin okumak için ve tabii ki sırf “çok sattığı” için okumamalı…

İKİ DÜNYA ARASINDA SAKLI DUA KELİMELERİ

                                                   hirka.JPG 

“Günlük hayatta sık kullandığımız inşallah, maşallah, sübhanallah, biiznillah gibi kelimeler iki dünya arasında nasıl yankı buluyor acaba hiç düşündük mü?”                 

 

Günlük hayatımızda dilimizden düşmeyen, farkında olarak veya olmayarak dua ettiğimiz kelimeler vardır. Öyle ki yerlerine bir şey koymak mümkün değildir bu kelimelerin. Bir mü’minin dünyasında çok büyük anlamlar ifade eden bu kelimeler acaba inancı olmayan insanların hayatında ne ile doldurulur hiç düşündük mü? Bir yakınımız amansız bir hastalığa yakalanmıştır. Hep bir ağızdan dua dileklerinde bulunulur. Niyazımız, yakarışımız kimedir? Elbetteki Allah’a… Yalnız O’na sığınır ve yalnız O’ndan yardım dileriz. -eş-Şafi isminin adıyla- “Allah, şifalar versin” deriz ve en güzel makamdan yardım dileyerek oradan ayrılırız. Peki bu durum bir inançsızın hayatında nasıl tecelli eder. Kimden yardım diler, kime niyazda bulunur tıbbın, tedavinin tükendiği yerde… Amansız ve çaresiz yatan hastaya ve yakınlarına acıyan gözlerle bakmaktan öte bir şey yapamaz. Çünkü ölüm onun için bir sondur. Dünyası bir gaye üzerine kurulmadığı gibi ölümünün de bir manası olamaz. O yüzden “çok üzgünüz, elden bir şey gelmez” demekle yetinilir. Elden gelenin avuçları semaya açıp yakarmak ve yalvarmak olduğunu keşke bilebilselerdi.

 

Dua, dua eller karıncalanmış;
Yıldızlar avuçta, gök parçalanmış
Gözyaşı bir tarla, hep yoncalanmış
                                               Necip Fazıl

 

Mü’minin hayatının merkezinde olan belki de en önemli kelime İnşallah’tır. Allah izin verirse, Allah nasip ederse, O müsaade ederse, yolumuzu açarsa, önümüzü aydınlatırsa, ayaklarımıza güç kuvvet verirse v.s. Mutlu bir başlangıçta, bir yolculukta, sevinçli bir haberde, üzüntüleri dindiren teselli cümlelerinin ve daha pek çok olmuş, olacak şeylerin öncesinde ve sonrasında inşallah deriz. Yeni bir işe girmişizdir. “İnşallah hakkınızda hayırlısı olur” deriz. Yola çıkarken, “inşallah sağ salim gidip dönersiniz” denir. Yeni bir atama olduğunda “hayırlı hizmetler edersiniz inşallah” denir v.s. Kelam-ı İlahi ile de sabittir ki “İnşallah”sız işe başlamak, yola çıkmak Yaradan’ın kudret, kuvvet ve azametini yok saymak manasına gelir ki bu durum mü’minlerinin her daim görüp gözeten, gizli aşikar her şeyi bilen Rablerine karşı yapacakları en büyük hatalardan biri olacaktır. İnanmayan bir insanın dünyasında, yani inşallah’ın olmadığı bir dünyada durumlar nasıldır peki? Çocuğunu sınava hazırlamada motive edici “inşallah kazanacaksın” yerine mesela ne konulabilir? “Başaracaksın, sana güveniyorum, bu sınavı kazanmalısın” v.s. Çocuk çalışacak ve kazacak ama onu ruh dinginliğine ulaştıracak, içini ferahlatacak, manevi boşluğunu dolduracak yüce bir makama ihtiyacı var. Şöyle bir temenni ne kadar yerinde olurdu: “Oğlum sen çalış gayret et, inşallah güzel sonuçlar alırsın.” Başarının tek başına çalışmaya bağlı olmadığı ve Allah’ın izni ve inayeti olmadan bütün duygu ve düşüncelerin havada kalacağı idrak edilmeli. Yeni bir işe başlanıldığında bir inançsızın düşünce dünyasında nasıl bir tebrik görürüz? “Tebrik ederim, çok sevindim, hayırlı olsun.” Ama bu başarı kimin izni ile oldu, bir işi hayırlı kılan kimdir ve nedir? Ne kadar yeri dolmaz ve şumüllü bir kelimedir “İnşallah”. Çok sık olmasa da bi-iznillah kelimesini de kullanılırız, Allah’ın izni ile anlamına gelir ki yine yeri doldurulamayacak bir kelimedir.

Hiçbir zararlı tesire mahal vermeyecek, her türlü gözle görünür/görünmez zararda bizleri koruyacak bir kelime de maşallah’tır. Allah’ın istediği olur anlamına gelir ki bu şimdi ki tabir-i diğerle tam bir nazarlıktır. Sahte kalkanların yerine, gerçek bir koruyucu kalkandır. Bir doğum haberi aldığımızda, hemen ziyaret koşulur ve dünyaya gelen bebeğe ilk cümle maşallah’tır. Allah bağışlasındır. Çünkü Efendimiz (s.a.v.) in de ilk tavsiyesi budur. Her ne olursa olsun mü’min olarak Maşallah’ı cümlelerimizin en başına ekleriz. Peki inanmayan insanların dünyasında bu duruma nasıl tepki verilir? Kutlarım, tebrikler, duyunca çok sevindik, ne tatlı bir bebek v.s. gibi bir türlü yerli yerine oturmayan cümleler. Bu dünyanın içerisinde bebeği yapan ve yaratan –haşa- anne babanın kendisidir. Ve tebrike takdire en layık olanlar da onlardır. Hatta denir ki çocuk yapmıyor musunuz/yapacak mısınız? Çocuk bir fabrika imalatı değildir ki! Onu rahimlere yerleştiren yüce bir kudret/yaratıcı var.İnsan bu noktada sadece bir aracı ve isteyendir. Çocuk büyür, sünnet çağına gelir. Başına Maşallah’lı bir şapka takılır. Hep mü’min hanımların ninnileri maşallah ve inşallah’la süslenir. Ama öte tarafta inşallah ve maşallah’ın manasını dahi bilmeyen bir ailede hangi cümleler yankılanır. “Bin maşallah benim yavruma” diyen ebeveynler bir yanda, “afferin benim evladıma” diyen aileler diğer tarafta.

Elbetteki dilimizde vird edindiğimiz sözler bundan ibaret değil. Bundan çok daha fazlası zikredilebilir. Mesele önce farkında olmadan söylediğimiz kelimelerin farkına varabilmektir. Öteki’nin ise nelerden mahrum olduğunu anlamaya çalışmasıdır. Dil, duyguların, düşüncelerin tercümanıdır. Nasıl yaşarsanız, duyar ve düşünürseniz, dilinize de o akseder. Modernleşme virüsünü kapan ve derin(!) korkuların esiri olan, kahir ekseriyeti Müslüman olan toplumumuzda artık yerlerini argo ve uydurukça kelimelerin aldığı acı bir gerçektir. Üzerinde yaşadığı toprakların düşünme melekelerini yitirmiş bir toplumdan da doğru, şumüllü ve anlamlı cümleler kurması beklenemez.

Kelimelerin ruhunu kazanması bizim onu doğru şekilde kullanmamıza bağlıdır. Bir inançsızın hayatında büyük bir eksiklik olan bu önemli kelimeler, bizlerin hayatlarını süslüyor. Bunun kıymetini bilelim, elimizdekini heba etmeyelim.

İLMİN EVVELİ, ÂHİRİ

100_0067.JPG

                                                                                                                                                                            Kâmil Büyüker 

Geleneği keşf etmeden,  geleceğin inşa edilmeyeceğini arif olan herkesin anlayacağı muhakkaktır. Bu yüzden Babanzâde Ahmet Naim “Vazifemiz vaz’ı cedid değil, keşf-i kadimdir.”[1] diyerek, öncelikle yeni şeyler söylemenin değil, kadim olanın, köklü olanın ortaya çıkarılmasının önemini ifade etmişlerdir. Hâl böyle iken her şeyin başına ilmi ve en önemlisi marifet ilmini koyan ecdadımız, medeniyeti de böyle ilim, irfan, hikmet üzerine bina etmişler. Evet, “ilim ile çıkan yolun sonu aydınlık, cehl ile çıkılan yolun sonu karanlıktır”, düsturunu medeniyetimiz, en güzel şekliyle temsil etmiştir.

Evvela ilmin evveli, kendini bilmek, Rabbini bilmek demekti. Öyle ki İmam-ı Gazali, hakiki ilim, yalnızca Allah için tahsil edilir ve insanı Allah’a yaklaştırır, Allah’ı hatırlatmayan ve O’na yaklaştırmayan ilim, ilim değildir diyerek, ilmin gayesini açıklamıştır. İşte ilim tarihimiz açısından hazin sonu hazırlayan sebeplere baktığımız zaman, bunun ilmin aydınlık yolunu terk etmekten kaynaklandığını görürüz. Bugüne gelindikte durum, dünden ders alınmadığının resmidir. Adına ilim yuvaları denen okullara sağlam ve temiz giren çocuklar, kendilerini bilinmez bir akıbetin kollarına bırakıyorlar. Alkol kullanma yaşı 12’ye iniyor, fuhuş yaşı yine hakeza, uyuşturucu liseye varmadan çocukları akrep gibi sarıyor. İlmin havası teneffüs edilmesi gereken binalardan, zehirli dumanlar yükseliyor. Bir başka mutasavvıf sözüyle de ilim, edep demekti. Ama okullar külhanbeyliğinin, âdâba mugayir hareketlerin, çarpık ve gayrı meşru ilişkilerin mekanı olmaya doğru gidiyor.. Bu hususta önce aklımıza estikçe edebiyatını yaptığımız Yunus’u dinlesek kafi gelecek. Ne diyor Yunus:

“İlim ilim bilmektir ilim kendin bilmektir
 Sen kendini bilmezsen ya nice okumaktır

       Okumaktan ma’ni ne, kişi Hakkı bilmektir
       Çün okudun bilmezsin ha bir kuru emektir.”
[2]

Ey gafil kişi, ey eyyamperest, senelerini kendini unutarak, kendini kaybederek boşa geçiriyorsun, kuru bir emekle kendini avutuyorsun, ki ne zaman kendini bildin, Rabbini bildin, kişi hakkını, kul hakkını  bildin ilmin hakkını verdin, deyu çağa hayrıyor Yunus. Şimdi sözü dosdoğru söyleyen eğip bükmeyen Üstad Necip Fazıl Kısakürek’e kulak verelim. Necip Fazıl Kısakürek de halimizi, ahvalimizi ve yapmamız gerekenleri gençliğe hitaben bakın nasıl anlatıyor: “Bugün, komik üniversitesi, hokkabaz profesörü, yalancı ders kitabı, çıkartma kağıdı şehri, muzahrafat kanalı sokağı, fuhş albümü gazetesi, şaşkına dönmüş ailesi ve daha nesi ve nesi, hasılı, güya kendisini yetiştirecek bütün cemiyet müesseselerinden aldığı zehirli tesiri üzerinden silkip atabilecek, kendi öz talim ve terbiyesine, telkin ve telbiyesine memur vasıtalara kadar nefsini koruyabilecek, tekbaşına onlara karşı durabilecek ve çetinler çetini bu işin destanlık savaşını kazanabilecek bir gençlik…” Halimizi tasvire başka söze hacet var mı acaba?

İlmin evvelinde kendini bilmek, Rabbini bilmek olmayınca bütün talihsiz sonuçlar kaçınılmaz oluyor. İlmin kalitesi binaların haşmetiyle, teknik donanımın artırılmasıyla, bilgisayar, laboratuarla değil, mahiyetle, içerikle, manayla alakalıdır. İlmin manasından, hakikatinden habersiz olan gençlik elbette ki, ilmin de, kendi fikri, zihni ve ahlaki dünyasının da namusuna halel getirecektir. Yine Yunus’a kulak verip kendini bilmeyenin ilmi neye dönüyormuş öğrenelim. Yunus bu kez akıbeti daha açık bir şekilde ifade ediyor:

İlm okumak bilmeklik kendözünü bilmektir

Pes kendözün bilmezsin bir hayvandan betersin[3]

Peki ilim ve ilim tahsil edilen yuvalar nasıl olmalı? Bu hususta Mehmet Kaplan bir yazısında şöyle der: “Sınıfa günlük olayları ve politikayı sokmak gerektiğini söyleyen genç öğretmene, kutsal bir binaya tecavüz edilmiş gibi, ani bir çıkışmayla: “Hayır” dedim.”Sınıfın kapı ve pencereleri dışa, sokağa ve hayata sımsıkı kapalı olmalıdır. Sınıf mutlak hakikat, mutlak güzellik ve mutlak iyiliğin konuşulduğu yegane yerdir. Lütfen ona hayatın durmadan her an değişen karışık, şüpheli ve tehlikeli oyunlarını karıştırmayın.”[4] Çevremizdeki okullara dönüp bakalım nelere açık nelere kapalı.. okulda neler konuşuluyor, koridorlarda, sınıflarda mutlak hakikat, mutlak güzellik üzerine söz söyleyebilecek insanlara rastlıyor muyuz?

İlmin evvelini tayin ettikten sonra, önümüze çetrefilli bir yol çıkıyor, esas bilenle bilmeyenin ayrımına varılacağı mücadele şimdi başlamış oluyor. Eskiler, aslında eskimeyen ferasetleri, bakışları ve hikmetleriyle ne kadar güzel ifade etmişler: “İlmin evveli soğan gibi acı, ahiri bal gibi tatlıdır.”[5] Kolay değil, bilen bilmeyen, alim cahil, aydınlık karanlık, apaçık ortaya çıkıyor. Zor ve çileli bir yol ama sonrası.. Sözün ifade ettiği hakikat apaçık ortada. Evveline layık olanlar, ahirinde bal yemeyi hak edebilirler. İlim tahsili zora talip olanların, sıkıntıya, cefaya razı olanların yolu. Eyyamcıların, alemcilerin, gafillerin yolu değil. İlim, ucuza alıp satılan meta, fiyakalı diplomalara hapsedilen çerçevelik, müzelik bir şey değildir. İlim tahsili, yola çıkmak, yola revan olmak, aramaktır. Ve tabi nasibinde olan için bulmaktır..

Sözümüz ilmin evveline ve ahirine razı olana, talip olana… Yoksa “gafile kelam, nafile kelam.”


[1] Dücane Cündioğlu, Keşf-i Kadim, Gelenek yayınları, İst. 2004

[2] Ayvaz Gökdemir, Sevgi Gökdemir, Yunus Emre Güldeste, Kültür Bakanlığı yay., Ank. 1996

[3] Hüsrev Hatemi, N’etti Yunus N’etti, Pan yayınları, İst. 2004

[4] Mehmet Kaplan , Sevgi ve İlim, ‘Hayat ve Okul’ s.217,  Dergah Yayınları, İst. 2002

[5] Serkan Özburun, Bir Bab-ı Ali Kahvesi, Kaknüs yay. İst 2004

HİKMET VE HAKİKAT YOLCULUĞU VE ADIMLARIMIZ

vapur.jpg

Lokman Hekim’ e sordular:

-Hikmet’i kimden öğrendin?

Şöyle cevap verdi:

-Körlerden! Çünkü emin olmadan ayaklarını basmazlar!

Rivayet olunur ki Lokman (a.s.) bu sözün devamında şunları da söylemiştir:

 “…Çünkü onda bir temkin vardır ki, ayaklarını koyar ve yürürler. Yok eğer böyle olmazsa, terk ederler ve kendisinde temkin bulunan diğer bir yönü ararlar. Bundan dolayı kendisindeki ve akıbetindeki şeyi iyice düşünmeksizin hiçbir şeyi yapmazlar! (Lokman Hekim, Hikmetler Kitabı, s. 25, İst 2005)  

Hayat yolculuğu: meslekler ayrı, akıbet aynı

            İnsanın hayat yolculuğunda vasıl olması gereken önemli noktalardan birisidir, hikmet ve hakikatin bilgisine ulaşabilmek. Şöyle tasavvur edersek ki “kainat bir denizdir, biz insanlar  ise meçhul bir semte doğru yol almış giden (hayat gemisi) nin yolcularıyız. Dalgaların çarpıntısı ile sallanan geminin içinde biz de sallanmaktayız. Bununla beraber kimimiz kazan ağzında ocaklara kömür atıyor, kimimiz güvertede elleri arkasında gezinip bakınıyor; kimimiz de kaptan köprüsünde önünde pusula, dümen tutuyor…” (Gençlerle Başbaşa, Ali Fuat Başgil, Yağmur yay, 1977, s.27) Hepimizin bindiği gemi aynı ve vasıl olacağımız akıbette aynı. Hâl böyle olunca zevalde kemâli yakalayabilmek, hakikatin ve hikmetin ipine sıkı sıkıya yapışmaya bağlı. Öyle ki, bazen ömürlerin bile kifayetsiz kaldığı ve ibret nazarıyla bakılamayan şu âlemden nasipsiz ve garip bir şekilde ayrılan insanların da hiç azımsanmayacak derecede olduğu da bir gerçektir.

           

Nâbî mısraında der ki:

 

            “Kitab-ı kâinat esrar-ı hikmetle leb-â lebdir

                                                                                  Şikâyet cehlden feryâd bî-idrakliklerden”[1] 

                                                                               (Berceste, Ali Fuat Bilkan, s.125, Nisan 2005) 

Hayatın iki sırlı uyanış ve gözleri gönülleri açan dönemi

                Şu koca kainatı sırlarla dolu bir kitap olarak görene içi leb a leb hikmet’le doludur. Bir yazarın ifadesiyle insanoğlunun hayatında iki doğum dönemi vardır. Bunlardan ilki anne karnından dünya gözlerini açan, dolayısıyla bilinmez bir dünyaya gözlerini açan bebeğin doğumu; ikinci doğum ise, hayata dair önemli kararların alınacağı, göz ve gönül aynalarının açılmaya başlandığı gençlik dönemi… Her iki dönemde de bir şeylerin bilgisine ulaşmak ve hayata tanımak, onu anlamlandırabilmek vardır. Bebeklik, çocukluk döneminde eşyayı tanıyan, onu teşhis ve tanımaya doğru yönelen akıl, gençlik dönemiyle artık doğruyu eğriden, iyiyi kötüden ayırmaya doğru yönelir. Kalp, özellikle gençlik döneminde gönle, ruha tesir eden gıdaları yeterince alınmazsa ve ruhu kuşatan merkezler yabancı kültürlerin işgaline açılmış vaziyette ise, hakikat ve hikmetle kucaklaşma gecikebilir. Yahya bin Muaz  (r.a.) şöyle buyurur: “Gökten hikmet yağar, fakat içinde şu dört şeyden biri bulunanın  gönlüne inmez;  Dünyaya meyleden gönül, yarının tasasını yüklenen kişi, kardeşine hased eden kıskanç adam, insanlara karşı üstünlük sevdasına düşen şahıs.” (Vecizeler, Öğütler, Parolalar, Ali Ünlü, Şule yay. 2003, s.125) Zamanlar dünyaya meyil zamanlarıdır, zamanlar ahir zamandır ve gençlik sorgusuz sualsiz, önüne sunulan zehir dolu aşı yemek zorunda bırakılmaktadır. Üstad Necip Fazıl’ın dile getirdiği gibi “birinden nur akar, birinden yanda kir…”

 

 Benliğimizi saran uğursuz misafirleri hayatımızın dışına çıkarmak, hayatımıza hikmeti buyur etmek

Bir yanda hikmet, sağnak sağnak yeryüzü semasındadır, bir yanda yerin altından geçen kanalizasyonlar yerüstünü kuşatmıştır hem de en ücra köşelere kadar… Prof. Ali Fuat Başgil o meşhur “Gençlerle Başbaşa” isimli eserinde çözümü şöyle tarif ediyor: “ Benliğinizin kapısını ve penceresini açıp da, şuursuzca içeri aldığımız bu uğursuz misafirleri, aklımızın ışığı ve irademizin rehberliği ile kapı dışarı edebiliriz.” (s. 50) Hem maddi anlamda hem manevi anlamda hayatlarımızı ve istikbalimiz olan geçlerimizin hayatlarını kuşatmış olan ve yazarın da ifade ettiği şuursuzca içeri buyur ettiğimiz o kadar çok şey var ki. Bugün evimize giren teknolojinin madden ve manen evin içerisinde insanları ayırdığı bir hakikattir. Misafirin, dostun, akrabanın girmediği evlere, bugün televizyonla, internetle, dünya giriyor. Ve tabi dünya ile birlikte akıl almaz rezil manzaralar da giriyor… Ve maalesef gençlik ikinci doğumunu yaptığı toplumun kucağında ve bu evrede kendini yanlış kumandaların ve yanlış tuşların esaretinde buluyor.

 

Çare: adresi doğru yerde aramak

Çare nedir peki? Ömürlerimize ısmarlama çizilmiş olan hudutları ve projeleri reddedip, yazar Mümin Sekman’ın ifadesiyle “ya bir yol bul, ya bir yol aç, ya da yoldan çekil” deme iradesini göstermeliyiz. Bizi hakikate ve hikmete ulaştıracak yollara ve yolculara eyvallah demeli diğer bütün kapıları kapatmalıyız. Bilmeliyiz ki baki olan hakikattir ve hakikatin hatırı şahısların hatırından üstündür. Bizler O yüce “hakikate” ve O’nun yoluna ulaştıracak bilgi olan “hikmete” talip olmuş insanlarız. Ve bu yolda ayaklarımızı yerden kaydırmayacak ve adımlarımızı sabit kılacak tek çözümün de bu olduğunu bilmememiz gerekmektedir. Sözün hülasası hikmet ve hakikat şairi Mehmet Akif’ten:

“Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete ram ol

 Yol varsa budur bilmiyorum başka çıkar yol


[1]Manası: Bu kainat kitabı hikmet sırlarıyla dopdoludur. Şikayet cahillikten, eyvâlar anlayışsızlıktan!…

ÖTELERE ÇAĞIRAN BİR KUTLU SEFER

resim-002.jpg   resim-070.jpg    resim-251.jpg

 

 

Kâmil Büyüker 

1. 

Hep özlenen, beklenen, aşıkların uykusunu kaçıran, dertlilerin yüreklerinde bir sızı gibi saklı duran o mübarek beldelere yolculuk her mü’minin aklında, kalbindedir. Kimisi imkan bulur gidemez, kimisi imkanı olmadığı halde öyle ister, öyle ister ki Hacca gitmiş gibi Hak Teala muamele eder. Ama nihayetinde O istemezse, davet gelmezse bu yolculuk gerçekleşmez. Biz de öyle bir yüce davetle Dosta, Sevgiliye yürüdük, yollara düşdük. Yola çıkmadan önce zihnime kazınan satırlarda şunlar yazıyordu. Allah dostları edeben “Hacca gidiyorum, Hacca gittim” demezlerdi. Peki ne derlerdi? “Rabbim beni çağırdı, davet etti” derlerdi. Eğer ortada bir ihsan, bir lütuf var idiyse, bu Rabbimizin kereminden, ihsanındandı. Yok eğer yola çıkmayı istedik ama çıkamadık, bilelim ki bu kendi nefsimizden… Öyle buyurmuyor muydu Hak Teala ve Subhanehu: “Size bir iyilik/hasenat isabet ederse bilin ki bendendir, ama başınıza bir kötülük/seyyiat isabet ederse onu nefsinizden bilin.” Evet, davet yüce bir makamdan idi, bize de saygıyla, edeple, sabırla yollara düşmek kalıyordu.

Bir mübarek sefer olsa gitsem

Kabe yollarında kumlara batsam

Hûb cemalin bir kez düşte seyretsem

Yâ Muhammed canım arzular seni

2.

Onun boyasıyla boyananlar, onun cilasıyla kalplerini cilalayanlara bütün yollar açık… havada, karada, hiç fark etmez, yolun uzunluğu kısalığı hiçbir şeyi değiştirmez tam tersine o sarsılmaz imanı daha da perçinler, yaralarımız acıdıkça, kanadıkça daha da bir severiz Mevla’yı, O’nun sevgilisini ve O’na götüren yolları… Üç saat yirmi dakika sonra Mekke-i Mükerreme’deyiz. Kerem sahibi bizi hanesine kabul etti. Biz de daha büyük bir aşkla “Lebbeyk Allahümme Lebbeyk, Lebbeyke La Şerike Leke Lebbeyk, İnnel hamde venniğmete leke vel mülk La Şerikelek” “Buyur Allahım Buyur! Emrindeyim Buyur!..” diye telbiyelerle kulluğumuzu, aczimizi itiraf ederek ev sahibine teslim olduk. İhramlarımızla/ kefenlerimizle arasata, meydana, mahşere koşmak için, pervaneler gibi vızırdıyoruz. Kelebekler gibi beyaz örtülerimizle bir o yana bir bu yana koşuşuyoruz. Vakit yaklaşıyor. Hane sahibi beytine Beyt-i Atik’ine, Mescid-i Harama, Beytullah’a çağırıyor. Efendimiz (s.a.v) buyurmuşlardı ki, “Kabe ilk görüldüğünde yapılan dua reddolunmaz” Aklımızdan o kadar çok şey geçiyor ki, geride bıraktığımız eş dost akraba, neler istemişlerdi bizden, nasıl sıraya koymalı, nasıl söylemeli, dile getirmeli, acaba kelimeler kifayetsiz mi kalacaktı? En iyisi kalbimizi yine sahibine teslim etmekti. Kalpleri evirip çeviren Allahım, her şeyin en iyisini bilirdi. Vakit yaklaştı. Babüs-selam kapısından içeri edeple girdik, Mescid-i Haram, revaklar arasından göründü. Etrafında beyaz bir hâle, etraf ışıl ışıl, yüreğiniz alabildiğine haşyet, hayret, ürperişle dolu. Hemen sütûnlara dayanıp, huzuruna vardığımız ve dünya gözüyle gördüğümüz yeryüzünün ilk beyti Kabe-i Muazzama’ya ve O’nun Rabbine dönüp ürperen bir kalp ve yaşaran gözlerle dualar ediyor ve yalvarıyoruz.

3.

Yürük değirmenler gibi dönerler

El ele vermişler Hakk’a giderler

Gönül Kâbe’sini tavaf ederler

Muhammed’in kösü çalınır bunda

Ol serverin demi sürülür bunda

Kendimizi, pervaneler gibi, yürük değirmenler gibi dönen dairenin içinde buluyoruz. Bütün kainat cezbe haline bir nokta etrafında dönüyor. Havf ve reca arasında O’na sığınıyor, O’ndan yardım diliyor. Dualar dualara karışıyor, sesler seslere, her yer tek nefes, kainat hep aynı zikri tekrar ediyor “Allahü Ekber Allahü Ekber La İlahe İllallahü vallahü Ekber. Allahü ekber velillahi’l hamd” Tavafın her şavtında ayrı bir güzellik saklı. Dini, dili, ırkı, milliyeti farklı yetmiş iki çeşit millet yan yana, omuz omuza Ademin çocukları olarak aynı kaderi paylaşıyor, aynı kapıdan yardım diliyor. Kiminin gözü yaşlı, kimi huşudan yanındakini dahi fark edemeyecek durumda, kimisinin kucağında çocuk bu güzel sofraya onu da ortak etmiş, kimisi bağrı yanık Kabe’nin kapısına sımsıkı tutunmuş, sanki: “kapında köleyim, beni dünyanın köhneleşmiş lezzetlerinden kurtar!” dercesine yalvarıyor. Her lisan ve insan kendi lisan-ı hâliyle yalvarıyor, yakarıyor.

4.

Aradıklarını bulamayanlara ne demeli…

Hakk’ı arar isen kalbinde ara

Kudüs’te Mekke’de Hacc’da değildir.

Gönül onu bulmamış ise taşın söyleyebileceği çok şey yok. Kalp nazargah-ı ilâhidir. Bunu bilmediyse bu yolun yolcusu, Mekke, Medine, Kudüs ona çok fazla bir şey söylemez. Beyazıd-ı Bestami Hazretleri üç defa Hacca gittim der. “İlkinde Hane’yi/ Kabe’yi gördüm, sahibini göremedim. İkincisinde Hane’yi de, sahibini de gördüm. Üçüncüsünde Hane’yi değil, Sahibini gördüm” der.

Hacc’dan murad Hakk’ı bulmaktır, O’na yaklaşmaktır. Yol odur ki Hakk’a vara, yol odur ki Mevla’yı bula. O’na varmayan, O’nu bulmayan/buldurmayan yol neye yarar. Yolun merkezi de, Gönül’dür.

İş bununla da bitmiyor:

Savm u salat ü hac ile sanma biter zâhid işin

İnsan-ı kâmil olmaya lazım olan irfan imiş.

Asıl aldananlar işin bunları yapmakla bittiğini zannedenlerdir.

Arafat’ta vakfeye duran arif olan, hakikate vakıf olan ve irfan yolculuğuna çıkan her can haccını ikmâl etmiş oluyor. Gönül kirlerini, gözyaşlarımızla yıkadıktan sonra, bir daha geri dönmemek üzere eski libaslarımızdan soyunduk, eskiye dair ne varsa elimizin tersiyle ve la süpürgesiyle attık elhamdülillah.

5.

Evlad ü iyal’den geçerek

Ben ravzana geldim

Ahlakını meth etmede

Kur’an diye sevdim

Yolculuğumuzun en sevgiliye vardığı noktada kelimeler kifayetsiz kalıyordu. Çünkü o en sevgiliydi,  kainatın nuru, gözbebeğiydi… İnsan gözünü nasıl her şeyden sakınır, sevdiğini nasıl kollar, onun hatırasını nasıl ihtimamla, özenle muhafaza eder. İşte bu geçtiğimiz yollarda adım başı Efendimiz’in ayak izleri saklı duruyor. Hicretin, çilenin, aşkın, “Rabbimiz Allah’tır” diyen kutlu elçinin ve yıldızlarının sesleri yankılanıyor, her adım başında… Yeşil Kubbe’ye yaklaştıkça, Ravza-i Mutahharra’ya doğru, Cennet kanatlı kuşlar oluveriyoruz. Şu sahte dünyada yaşanacak en büyük Cennet ve işte Bahçesi. Az ötede bahçenin Gülü. Gül-i Muhammedî (s.a.v.) Biz geldik Ya Rasülallah! Sana layık ümmet olamasak da, ayıplarımızla, kusurlarımızla, kıskançlıklarımızla ve sayamayacağımız kötü hasletlerimizi de alarak sana geldik. Efendimiz “Beni, vefatımdan sonra ziyaret edenler, sağlığımda iken beni ziyaret etmiş gibidirler.” buyuruyor. Biz de her şeye rağmen kanadı kırık kuşlar gibi, gözü yaşlı çocuklar gibi senin şefkatle saran ravza-i pakine geldik.

6.

Gönül hûn oldu şevkinden boyandım Ya Rasülallah

Nasıl bilmem bu nirane dayandım Ya Rasülallah

Ezel bezminde bir dinmez figandım Ya Rasülallah

Cemalinle ferahnak et ki yandım Ya Rasülallah

Salat ve selam Sana, âl-i ezvac-ı tahirat ve ehl-i beytine… Yine selam olsun hulefa-i raşidin, sahabe-i güzin efendilerimize ve bütün ehl-i iman ve ehl-i İslâm’a…

Gitmeyi istemek belki kolay ama dönmeyi istemek hiç de kolay değil. Her yolculuk da bir gün nihayet bulacaktır.  Alem-i ervah’tan, alem-i berzah’a giden yol gibi. Hacc yolculuğu tavafıyla, say’ıyla, arafat’ıyla, müzdelife’siyle, mina’sıyla, şeytan taşlama’sıyla ve üzerimizde taşıdığımız kefeniyle (ihram)  hiçliğin, yokluğun, ölümün ve son’un bir provasıdır. Parçaların Bir’de tümlenmesi, birleşmesidir.  Hacc’ın ruhlarımızda açtığı bu yangın hiç sönmesin, hiç bitmesin bu pervane gibi dönüşler…

Yanmaktan usanmazam Mevlam

Pervane miyem bilmem ah

Hiç sonunu saymazam Mevlam

Divane miyem bilmem ah.

BİR ZAMANLAR KANAAT DİYE BİR NİMET VARDI…

   bgn-034.jpg

Bu toprakların üzerinde yaşayan insanlar çok iyi bilirler ki bir zamanlar bu topraklarda sayıyla ölçülmeyecek derecede güzel hasletler yaşardı. Sayıyla ölçülmezdi çünkü yürekler henüz kirlenmemişti, işgale uğramamıştı, şehirler geçmişte bugün olduğu kadar ki pisliği bünyesinde taşımamıştı. Öyle hasletlerdi ki sayıyla ölçülmezdi, çünkü bizatihi yaşanırdı, yapılan hiçbir şey sırf iş olsun kabilinden yapılmadığı için de sayıyla ifade edilemeyecek kadar büyük bir anlam ifade ediyordu. Şimdilerde artık bir elin parmaklarına sığdırabildiğimiz güzel hasletlerin kimilerinin toplumda karşılığını görünce şaşırıyoruz ve bu çağda hâlâ böyle hasletlerin nasıl hayatta kalabilmiş olacağını havsalamız almıyor. Nitekim elimizden uçup giden en büyük nimeti, kanaat nimetini düşünüp zaman zaman iç geçiriyoruz. Evet bu toprakların insanları bir zamanlar en büyük nimete sahiptiler: Kanaat nimetine..

Kanaat öyle büyük bir nimetti ki evde annelerimizin ‘buna da şükür’, ‘bunu da bulamayan var’ dilekleri ve duası,  babalarımızın cepleri boş da olsa, borç listesinden gülmeyi unutsa bile her şeye rağmen baba olmanın sorumluluğuyla dik durması/durabilmesi, çocukların bakkalı sadece ekmek alırken gördüğü ve ekmeği en büyük katık bildiği, en büyük oyuncaklarının taşla toprak olmasıydı.. Kanaat, bulunduğu zaman  istifade edilen ve/veya dağıtılan ve bulunmadığı zamanlarda şükredilen en büyük nimetti. Öyle yapmıyor muydu Allah’ın Rasulü? buldukları zaman dağıtıyorlar, bulamadıkları zaman şükrediyorlardı. Gerekirse karınlarına taş bağlıyorlardı. Aslında o taş ezelden yüreklere kanaat ve şükür nimetiyle bağlanmıştı. Ve sırf bu yüzden Allah nimetini ziyadeleştirerek verirdi. Yine Rabbimiz, verirken hesapsız verenlerin, şükrederken sayısız şükredenlerin, kanaatte kifayet edenlerin ahir ve akıbetlerini iyiliklerle ve güzelliklerle donatmıştı. Evet bir zamanlar ocaklarda iki çeşit, üç çeşit yemekler, çeşit çeşit katıklar, renk cümbüşü sofralar yoktu, ama yüreğimizi doyuracak kadar, içimizi ısıtacak kadar kanaat nimetimiz, bölüşeceğimiz ekmekler, bir tastan içilecek çorbalar vardı ve elhamdülillah vardı her sofra sonunda… Sofra sahibi unutulmazdı başta ve sonda, evvelde ve ahirde hatırlanırdı. Yemeğin sonu bereketiydi ve şimdilerde olduğu gibi tabaklara el sürülmeden dökülen yiyecekler yoktu. Nimet kolay kazanılmıyordu ve dökülen her kırıntı aslında nimetin sahibine nankörlük etmekten başka bir anlama gelmezdi. Ne yapıp edip o kırıntılara ya bir kuş, ya bir kedi müşteri olarak bulunurdu. Bu hal böyle devam ederken eve giren her şeyin de bir bereketi vardı ve sanki cömert bir el inayetiyle, izniyle şikayetlenmeyen ve kanaat eden kullarına karşılıksız ve yine fazlasıyla veriyordu.

Bir zamanlar kanaat diye bir nimet vardı.. Yeni evliler ‘bir yastıkta kocama’ duasına amin dedikten sonra önce yatacağı yatağın konforuna bakmazlardı, gönüllerin birlikteliği, sadakat, ünsiyet, anlayış, sağlık ve sıhhat evin konforu olsundu yeterdi. Evleri vitrinlik malzemeler, teşhir eşyaları süslemezdi, evde her daim muhabbetin esamesi dolaşır, evleri mutluluğun güneşi aydınlatırdı. Ve kimse, yaptıracağı saç yüzünden, alacağı takılar yüzünden, bilmem hangi marka mobilya takımları, perdeler, çatal bıçak takımları yüzünden, kavga etmezdi. Hayat hep eldekilerle yetinmeyi, geçimin yarısının harcamada iktisat olduğunu telkin etmişti onlara.. Nitekim bu toprakları vatan yapanlar da hayatlarında lükse, şatafata yer vermemişler, viraneleri kâşânelere tercih etmişlerdi. Çünkü onlarda  biliyorlardı ki ‘yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emin değillerdir.’ Bu yüzden yüksekten esen rüzgarların esişini ve yüksekten seyreyleyen insanların hazin akıbetlerini de çok iyi biliyorlardı. Sırf bu yüzden ayaklarını yere sağlam basmışlardı. Bunu kanaat ve şükür nimetleriyle kökleştirmişlerdi. Kanaat işte öylesine büyük bir nimetti ki insana yerini hatırlatıyordu, haddini, hududunu çiziyordu ve insanlar kanaat nimetine sahip olduklarından, ayaklarını yere sağlam bastıklarından, kendilerini biliyor, Rabblerini biliyor ve hadlerini biliyorlardı.

Bir zamanlar kanaat diye bir nimet vardı.. Ve böylesine koca bir nimet ve imkan elimizden uçup gitti, tüm güzellikleri elimizden birer birer kaçırdığımız gibi. Çünkü bu topraklarda bu hasletlerin yaşama alanlarını tükettik, yani oksijenlerini.. Bilemedik ki bir nimet ancak ona layık olanlara hastır/ona layık olanlarca korunur ve o nisbette neşv ü nema bulur.. Biz elimizdeki mirasa, yapılabilecek en büyük kötülüğü yaptık tez elden çarçur ettik, gidene ağlayacağımız yerde  mirasyedi edasıyla kahkahalar atmayı yeğledik. Bütün iyi ve güzel tüm ahlaki meziyetler, hasletler kitaplarda ve tabelalarda asılı kaldı.  Bugün başımızda dönüp duran bu hal neyin nesi? Neden bu huzursuzluk, hayatımızda gittikçe derinleşen bu uçurum neden? Hiç sorduk mu? Biz kimiz, ne idik ve ne olduk? Sahi madden tatminsizlik, manen bu yangın bundan bilmem kaç zaman önce bu topraklarını terke zorladığımız kanaat nimetinin yokluğundan olmasın… Şimdi evlerimize/ kendimize dönme zamanı, içinde onca güzellikleri bıraktığımız ve ihanet ettiğimiz ahdimize tekrar bağlanma, medeniyet mirasımıza rucû etme, pişmanlığımızı beyan edip elimizde kalan birkaç değeri de kaybetmeden, kapının önünde medet dileme zamanı..

 Şimdilerde her köşe başında, kaybettiğimiz o hasletlerden müteşekkil tabelalar silsilesine rastlamak mümkün. Kanaat et lokantası, şükür market, bereket kasabı v.s. Yoksa siz kaybettiklerinizi bulmak için yanlışlıkla kanaat lokantalarının, bereket kasaplarının, şükür market kapılarının önünde mi bekliyorsunuz? 

                                                          

                                                                                                  Kâmil BÜYÜKER