“EY ZÂİR! BU MAKBEREDİR DEYİP DE GEÇME”

 

Medeniyet dediğimiz vakit bütün uzuvları ve arazları itibariyle değerlendirilmeye haiz bir yapı tasavvur edilir. Öyle bir medeniyet tasavvur edelim ki yükselen sarayında gösterdiği cesamet ve tevazuu, sıradan bir teb’asının mezar taşında da başka bir boyutu ile incelik, zarafet ve edebi zevk ile göstermiş olmasın. Burada Osmanlı medeniyetinin ince düşünüş ve zevk-i seliminin yansımalarını tafsilatlı bir şekilde anlatacak değiliz. Lakin hatırlamaya ve hatırlatmaya her zamankinden fazla ihtiyacımız var. Bu hususun çıkış noktası ise mezar taşları olmalı. Yitirdiğimiz medeniyetimizin tüm unsurlarını ve detaylarını –eğer geç kalmamışsak- mezar taşlarında yakalayabiliriz.

Literatür anlamında mezar taşları meselesinde maalesef yok mesabesindeyiz. Bu, mezar taşlarına gösterdiğimiz özen ve ihtimamla da doğru orantılı. Zira mezarları görmüyoruz, mümkünse görmek istemiyoruz. Haliyle cahil bırakıldığımızın en bariz göstergesi olan mezar taşları üzerinde yazılanları okumak da hiç cezbedici gelmiyor.

Ancak bu bizim durduğumuz yerde durma ısrarımızın hakikatini örselemiyor tam tersine bizi daha fazla gayrete sevk ediyor. Nitekim Mehmet Samsakçı imzası ile yayımlanan Türk Mezar Taşı Edebiyatı (Kitabevi yay. 2015, 386 s. +24 s. resim) kitabı aslında konusu itibariyle işin edebi kısmına değinmekle birlikte özünde Tanzimatla hızlanan Batılılaşma sürecinin mezar taşlarına dolayısıyla ölüm olgusuna ve duygusuna nasıl etki ettiğini irdeliyor.

 

Mezarlıklar: maddî ve manevî tükenmez bir hazine

Yazar üst başlık olarak kitabına Ölüme Açılan Estetik Kapı ifadesini kullanmış. Mezar taşlarımız her yönüyle estetik zarafeti içinde barındırıyor. Taşa nakşedilen işlemeler başlı başına bir anlam bütünlüğü içerdiği gibi, içerikte yer alan şaheser hat yazıları ya da kitabeler, içerdikleri metinler itibariyle ayrı bir önemi haiz. Yazar eserin önsözünde medeniyetimizin kitabe medeniyeti olduğunu ifade ederek başlıyor. Öyle ki Yahya Kemal, Anadolu ve Rumeli’de asıl tarihini başlatan Türklüğün esasen yazıya ve yazıta büyük önem verdiğini ifade ediyor. Küçüklü büyüklü hemen her yapıda rastladığımız bu hususiyet mezar taşında ayrı bir boyut kazanıyor. Yazar bunu şu cümlelerle ifade ediyor: “İslâm’ın hayat kadar önemsediği, hatta hayatın kendisiyle anlamlandırdığı bir realite olarak kabul ettiği “ölüm” de, bir kitabe medeniyeti doğurmuş, bize bir şâhide mirası bırakmıştır.” Ölüm olgusunun dahi birer edebi metinle hayatın içine bu derece sıcak, samimi çekilişine başka acaba hangi medeniyette şahit olabiliriz. Mezar taşlarımızda saklı unsurlar her açıdan tarihi, dini, sosyolojik, psikolojik metinler olmanın yanında edebi birer vesika hüviyetindedir. Bu hususu destekler mahiyette kitapta sayısız örnek var. Yukarıda da söylediğim gibi hâlâ vakit kaldı ise yapacaklarımızı Selim Nüzhet şu cümlelerle özetliyor:

“Mezar taşlarının mimari şekillerini, esas tezyinatını, kabartma veya oyuk çizgilerini yapan ustanın maharetini meydana çıkarmak için ciddi çalışmalar yapılırsa elbette, her türlü bakımdan birçok kıymettar eserler bulunacaktır. Mezar taşlarının yosunlu yazıları dikkatle okunacak olursa elbette tarihimizin muzlim kalmış birçok köşeleri aydınlanacaktır. Medeniyetimizin  tarihini yazacaklar için şüphesiz mezarlıklarımız maddî ve manevî tükenmez birer hazinedir.”

 IMAG7531

Tarihsel değişim mezar taşlarına nasıl yansıdı?

Yazarın özellikle dikkat çektiği husus bu alanda yapılan yayınların kimilerinin çok ciddi yanlışlarla dolu olduğu bunun yanında dikkate değer yayınların ise sadece mezar taşlarını okumakla iktifa ettikleridir. Bu anlamda mezar taşı edebiyatı üzerine ciddi bir etüt çalışması yapılmamıştır. İşin edebiyatını merkeze almamakla birlikte Türk Mezar Taşları Bibliyografyasının zirvesinde Prof. Dr. Edhem Eldem’in yer aldığını da ilave etmiştir.

Yazarın doçentlik takdim tezi olan bu konu için İstanbul’da yer alan mezar taşları incelenmiş. Binlerce mezar taşı arasından 60 mezar taşının edebi incelemeye konu olduğunu eserde görüyoruz. Burada izi sürülen husus iki asırdır süren kabuk değişiminin mezar taşları kitabelerine dil, edebi ve estetik zevk olarak yansıması olmuştur. Yazarın esas aldığı 18. Yüzyıla dair mezar taşı metinler tasavvuf erbabından başlayarak, meslek gruplarına gidilmiş, kadın ve ölüm, çocuk ve ölüm bahisleri incelenirken, milli ve vatani metinler, politik iç dökmelere de mezar taşlarında yer verilmiş. Cumhuriyete geçişle yaşadığımız zihni, fikri tutulma mezar taşlarında da kendini göstermiş taşlardaki estetik yavaş yavaş kaybolduğu gibi dilde de sadeleşme ve sessiz bir irtifa kaybı kendini göstermiş.

 

Âh mine’l-mevt!

Yazarın kitabın ilerleyen sayfalarında metinlerle beraber ifade ettiği bir hakikat var: “Sözlü ve yazılı edebiyattaki gibi mezar taşı edebiyatında da peşin ve iddialı hükümlerden kaçınmak gerekir. Çünkü bu Tanpınar’ın deyimiyle “zihniyet ikiliğinin” asrıdır.” (s.119) Tarihsel dönemeçlerde yaşanan bilinç kırılmaları ister istemez iki dünya arasında sıkışmayı ya da iki dünyaya da meyletmeyi beraberinde getirmiştir. Yazar Hacı Rûşen Hanım’ın 1876-1877 tarihli kitabesini bu hususta örnek verir. Hem ölümden şikayet hem de dünyaya karşı mütedeyyin bir duruş sezilir:

Âh mine’l-mevt!

Uyan gafletten ey gâfil seni aldatmasın dünyâ

Yakanı al elinden kim seni sonra kılar rüsvâ

 

Ne sandın sen bu mezârı ki tâ böyle sevdin

Onu her kim sever ise dinini eyledi yağmâ

 

Safâ geldin ey ihvânım Hacı Rûşen Hanım adım

Gelip geçtikçe ruhuma oku bir Fâtiha ihdâ

 

Mücevher târihin Hüsnî kulu tebşir eder dehre

Adâvet kılma kimseye sana nefsin yeter düşman

Sene 1293.”  (s.119-120)

Yazar, son beyitte şiiri söyleyenin Hüsnî isimli bir şair olduğunu, bir taraftan da “mücevher tarih”le de yalnız noktalı harflerin sayısal değerlerinin toplamının vefat yılını verdiğini ifade ediyor.

 

Mezar taşı kitabeleri konuşturan söz ustaları

Mezar taşlarına yazılan kitabelerin izini sürerken kitabeyi yazan mahir ve dönemin kudretli şairlerini de anmamak olmaz. Her yönüyle sanatlı bu beyitlerin ve beyit sahiplerinin ilginç olanlarından bir tanesi de Eyüp Bahariye’de medfun bulunan ve Hayalî Said diye anılan Mevlevi dervişinin kitabesidir. Kitabeyi kaleme alan Safvet isimli bir şairdir. Aslen yorgancıdır, bakkala ekmek borcu birikip hapis yatmış bir simadır. Ancak pek çok kitabede Safvet ismi dikkatlerden kaçmaz. Öyle ki İbnülemin’in ifadesiyle “mezar taşları ve bazı âsâr-ı kadime gibi her gün maal-iftihar kırılan, yıkılan yâdigâr-ı ecdaddan çeşmeler üstündeki kitabelerin sonundaki Safvet isminin hangi şaire ait olduğu” bir türlü bilinemez. Nihayet Yenikapı Mevlevihanesine müntesip ve orada yatan hâmuşân arasında olduğu çok geçmeden anlaşılır. Bakalım Hayalî Said’e yazdığı kitabeye:

Saîd-i Mevlevî döne döne azm etti ukbâya

Bulunmazdı naziri âh kim dergâh-i dünyâda

 

Nedîm olmuştu evvel sânîsi yok yektâ-edâ çok yıl

Liyâkatle üçüncü Şeh Selîm-i dâd-mu’tâda

 

Hele cennet-mekân Mahmûd Hân’a bulduğu mazmun

Latîfe söylerim zanneyleme gelmezdi ta’dâda

 

Usule âşina neyzendi tebdîl-i makâm etdi

Sezâ hicriyle nây-ı ehl-i mutrıb gelse feryâda

 

Azîz mu’tekid hem müntesib bir pîr idi merhum

Şefi’-i cürmü olsun hak erenler rûz-ı ferdâda

 

Güher-pâş münâcât evvel yazıp târihini Safvet

Saîd olsun musâhib Hazret-i Molla’ya Me’vâ’da

1272 fî 27 Ca (Cemaziyelevvel) (4 Şubat 1856) (s.55-56)

 

“İstemem ben Fâtiha, tek çalmasınlar mezar taşımı!”

Her mezar taşı bu kadar şanslı değil. Zira mezarlıklarımız dün asude, tefekkür mekanları iken bugün kaçış durakları haline gelmiştir. Bundan yitip giden kültürün ve değerler silsilesinin büyük payı olduğu muhakkak. Döneminin en pervasız ve sert kalemlerinde Şair Eşref de kitaba konu olan isimlerden. 22 Mayıs 1912 tarihinde vefat eden Eşref mezar taşına şu beytin yazılmasını vasiyet etmiş:

“Kabrimi kimse ziyâret etmesin Allah için

Gelmesin reddeylerim billâhi öz kardaşımı

Gözlerim ebnây-ı âdemden o kadar yıldı kim

İstemem ben Fâtiha tek çalmasınlar taşımı” (s.277)

Bu kitabe dolayısıyladır ki Eşref’in mezar taşı sürekli çalınmıştır. Yalnız bu kıt’a şu anda kitabe şeklinde mevcuttur. Bunun sebebi olarak yazar da hayat boyu insanların ehliyetsizliklerine değil, samimiyetsizliklerine şahit olmuş olan şairin bu ziyaretin de maksatlı olacağını düşünerek, gelmesinler, ibaresini kullandığını dile getirir.

Eser cesameti ve muhtevası itibariyle takdiri hak ediyor. Belki bu mahiyette ilk çalışmalardan birisi desek hilaf olmaz sanırım. Eserin sonuna konulan indeks ve metin içinde yer alan bazı mezar taşlarının fotoğrafları da okura büyük bir kolaylık sunmaktadır. Eser okunduğunda şu hakikat anlaşılmaktadır ki mezar taşlarının dilini çözemeyen medeniyetin dilini çözemez. Dönemin ilmi, fikri, siyasi, sosyal, dini ve edebi tasavvuru detaylı bir şekilde irdelendiğinde mezar taşlarına da aşikâr olarak yansımıştır. Bizlere düşen, modern hayatın yıkıcılığına direnen mezar taşlarımız daha fazla yok olmadan çaba ve gayret sarf etmektir.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s