DÜŞÜNCEDEN DİLE, DİLDEN DÜŞÜNCEYE

             kalem-brododil.jpg   

 1.

Kalem kec-dil mürekkeb rû-siyeh kağıt dü-rû bilmem

Kimi etsem o şûha ‘arz-ı hâlim yazmada mahrem[1]                                                                      

Nâbi 

 

Modernleşme, sadece geçmişle olan bağımızı kesip atmadı. Bizi tefekkür ufuklarında buudları ölçümsüz yolculuklara çıkaran, düşüncenin aracı dil ile olan bağımızı da kesti. Doğru düşünmenin ifadesi, düşüncenin tercümanı dil, bu topraklardan yavaş yavaş sökün etti. Yahya Kemal’in deyimiyle “bir naaş nasıl zamanla solar, çürür, lime lime olur, biz de dilin tarihle, medeniyetle ve bu toprakla kopuşuna öyle şahit olduk.

Her sabah yanı başımızda saklı duran tarihe, yolumuzun üzerinde eski bir çeşmenin kitabesine ve yahut bir hazirenin önünden geçerken nida eden mezar taşına bakıp bu hazin manzarayı seyre dalar düşünürüz: Kim yaptı bize bu ihaneti? Kim dedemle, benim arama girdi ve onun metrukatını en rezil ve soysuz bir şekilde yakıp yıktı veya yırtıp attı?

2.                                                                      

Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkit bilir                                                                      

Mübtelâ-yı gama sor kim geceler kaç saat[2]                                                                                                                                

 

 

Bugün üniversitelerde, sınıflarda, koridorlarda, teneffüs edilmesi gereken ilmin havası buharlaşıp uçmuş sanki. Herkesin her şeyi bildiği ve dahi filozof derecesine çıktığı bir ortamda, ilimden, alimden, dilin sevdalısı gençlikten eser bulabilmek neredeyse çok zor. Üniversiteye yeni başlayan Edebiyat Fakültesi talebelerine bir hocanın sorusu ve verilen cevaplar çok manidardır:

            -Gençler, Edebiyat Fakültesini okumaktaki gayeniz nedir? Neden bu bölümü tercih ettiniz?

Hoca merakla ve büyük bir iştiyakla gelecek o muhteşem ve idealist cevapları beklerken, talebeler önce sükut edip sonra:

            -Okulu bitirip, diploma alıp meslek sahibi olmak için, yani para kazanmak için!

Yıllarını bu yola vakfetmiş hocanın başından aşağıya kaynar sular dökülür.

Üzüntü ve kahır sadece bugün için değil… Yarın hangi soysuz lisanın mümessili olacak bu gençlik, hangi edep(sizlik)le edebiyatını taçlandıracak ve acaba gelecekte bir dilimiz ve edebiyatımız kalabilecek mi?

Necip Fazıl’ın sözleri hâlâ gençliğin/genç kalabilenlerin kulaklarını çınlatmakta: “Bugün, komik üniversitesi, hokkabaz profesörü, yalancı ders kitabı, çıkartma kağıdı şehri, muzahrafat kanalı sokağı, fuhş albümü gazetesi, şaşkına dönmüş ailesi ve daha nesi ve nesi, hasılı, güya kendisini yetiştirecek bütün cemiyet müesseselerinden aldığı zehirli tesiri üzerinden silkip atabilecek, kendi öz talim ve terbiyesine, telkin ve telbiyesine memur vasıtalara kadar nefsini koruyabilecek, tekbaşına onlara karşı durabilecek ve çetinler çetini bu işin destanlık savaşını kazanabilecek bir gençlik…”

3.                                                           

Fikr i müstakbel ü mâziyi bırak ârif isen                                                          

Böyledir hâl-i zaman bir var imiş, bir yok imiş[3]                                                                                             

Koca Ragıp Paşa  

 

 

Hz. Ali (r.a.) “kişi dilinin altında gizlidir der” dil’dir her şeyi aşikâr eden, dildir ruhları şâd eden, dil ki, ehl-i dil olanların elinde hayat iksiridir. Eyyâma müpteleların ağzında ise sakızdan, çerezden başka bir şey değildir.

Dilin altında bir medeniyet saklı, bir kültür gizli. Bunu küçük görmemek lazım. Hayat tarzlarımız, giydiğimiz kıyafetler, yiyip içtiğimiz şeyler, bir kültürün parçasıdır. Blu jean giyen birinden İstanbul Türkçesi bekleyemezsiniz. Fast Food kültürüyle, ayak üstü midesini dolduran bir insana, ancak ayak üstü konuşacak kadar bir kelime dağarcığı yükleyebilirisiniz. Ne zaman ki oturmasını becerebilirsek, dizlerimizi kırabilirsek, ütüsünün bozulmasına kıyamayacağımız pantolonlardan ne zaman giymiş olursak, dilimize de öyle titreriz, dilin kemiği olmadığı bildiğimiz gibi kültürlerin de ne kadar çabuk dejenere olduğunu biliriz. Bu işin giriş kapısının da dil olduğunu idrak ederiz. Nasıl düşünürsek, nasıl yaşarsak öyle konuşuruz. Yoksa geriye dönüp bir varmış, bir yokmuş deyip ağlarız, fakat anlatamayız…

4.  

                                                        

Güle gûş ettirmez boş yere bülbül inler                                                          

Varak-ı mihr ü vefâyı kim okur kim dinler[4]                                                                                                         

Kâmî

 

 

Dil’i dilim dilim dildiğimiz bir hakikat gibi karşımızda. Adına tutturdukları dilde sadeleşme hezeyanı, maalesef geçmişle bizi birbirimize bağlayan en önemli bağı kesmiştir. Yani bu toprakla… Artık liselerde, üniversitelerde adına bilmem kaç temel eser dedikleri kitapları suyunun suyu edasıyla pazarlayan, öğrencilerin önlerine getiren yetkili resmi kurumlar ve kitap tüccarları, yani ilme, öğrenmeye düşman kalpazanlar suçludur. Evlerinin başköşesine –şimdilerde her köşesine-  televizyonu oturtan, internet adı altında zihin kirliliğine neden olan denetlenmeyen pek çok teknolojik aygıtı gençlerin odalarına sokan, ne yediğine kadar karışan, en küçük hastalığında dahi soluğu hastanede almakta gecikmeyen lakin evladının ruhunu, gönlünü kirlettiği düşüncesine ve diline akseden muzır neşriyatı sormak lüfunda dahi bulunmayan anne- babalar suçludur. Eflâtun “düşünce dil’den; dil düşünceden doğar” derken yine aynı hakikate işaret etmiştir.

Vazifemiz yeni şeyler vaaz etmek değil, eskiyi yeniden ve yeni aşka keşfetmeye koyulmak olmalıdır. Dil sevdası/ dil belası arasında, sevdası olmayanın, aşkı olmayanın bu belalı yoldan sağ salim hedefine vasıl olması mümkün değildir. 

 


[1] Kalem eğri dilli, mürekkep siyah yüzlü, kağıt iki yüzlü!

Şimdi kalkıp arzuhâlimi yazmaya kimi mahrem kılayım?

[2] Yılın en uzun gecesini, vakit ilmiyle uğraşanlar ne bilsin!

Gecelerin kaç saat olduğunu, gama müptelâ olan dertlilere sor!

[3] Eğer gerçekten ârif isen, gelecek ve geçmişle ilgili düşüncelerini bir yana bırak!

Zamanın hâli böyle işte: bir varmış, bir yokmuş!

[4] Bülbül, sesini güle dinletemeden boş yere inler durur.

Vefâ ve sevgi sayfasını, kitabını kim okur, kim dinler!..

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s