“YA TAHT OLA YA DA BAHT”

saadi

Hakikatle, efsane arasına sıkışmış bir isim olan Hâtem-i Tâyi çıkacağı uzun yolculuğun başında sanki sonunu bilircesine başlıktaki cümleyi söylüyor: Ya taht olaydı ya baht!.. Hâtem, yolculuğunu :”Hoş! Şimdi, bu da alnımıza yazılmış demek ki… Bu seyahati tamamlarsak nicelerinin derdine derman olup arzularını defetmeye sebep olmuş oluruz. Böyle olduktan sonra ben dahi bu yolda çalışırım. Ya taht ola ya da baht!” cümleleri ile tanımlıyor…

Cahiliye döneminin cömertliği ile ün salmış şairi, Tay kabilesinin reisi Hâtem-i Tâyî, kimi zaman devlet adamı, kimi zaman edip, kimi zaman halkiyatçı, kimi zaman da yaşayan ve yaşatılan muhayyel bir halk kahramanı olarak karşımıza çıkar.

Hâzâ Dâsitân-ı Hâtem Tâyî isimli eser de Basra padişahı Hâtem-i Tâyî’nin hikaye içinde hikaye hikmet içinde hikmet barındıran yolculuğunu anlatıyor. Osmanlıca’dan yazı-çeviri olarak Türkçe’ye Recep Seyhan’ın kazandırdığı eser Bilge Kültür Sanat yayıncılık tarafından Hâtem Tâyi Hikâyeleri (Ekim 2016, 173 s.) ismiyle yayımlandı.

0000000721567-1

Her ne kadar İslam öncesi cahiliye dönemden bir şair olarak nam salsa da Hâtem Tâyî cömertlik, hoşgörü, tevazu, sadakat, iffet, vefakârlık gibi erdemlerde hassasiyet gösteren bir kişi olarak karşımıza çıkıyor. Cahiliyenin çirkinliklerine bulaşmadığı ise yine çevirenin önsözünde zikredilmektedir. Bunlardan dikkat çekici olanı eserin girişinde Hâtem’in kızı Seffâne ile ilgili nakledilen bahistir. Şu satırlar nakledilir: “Hz. Ali kumandasında Tay kabilesi üzerine gönderilen bir seriyye tarafından esir alınarak Medine’ye getirildiğinde (Seffâne) Resûl-i Ekrem’e “Hâtem et-Tâyî’nin kızı” olduğunu söyleyip onun hatırı için serbest bırakılmasını istirham etmiş. Hz. Peygamber de ondan babasının vasıflarını saymasını istemiş. Seffâne’nin bunları anlatması üzerine “senin baban İslâm’ın telkin ettiği faziletlerle süslü bir adamdı” diyerek onun serbest bırakılmasını emir vermiştir.” (s.8) Hâtem’in anlatılan vasıfları nedeniyle de cahiliye dönemindeki pek çok simadan ayrılacağı muhakkaktır.

Halkiyat metinleri içinde yer alan destanlar, menakıbnâmeler gibi metinlerde de sıkça gördüğümüz iç içe geçmiş, birbirini tamamlayan hikâyelerden oluşan Hâtem Tâyi Hikâyeleri 1256/1840 tarihli matbu bir nüsha esas alınarak hazırlanmış. Yer yer taşbaskı nüshalar ile de karşılaştırma yapılarak eser hazırlanmış.

Hikaye cömertliği ile ün salmış Hâtem’in yine en şöhret bulduğu alana dönük olarak cömertliği üzerinden hikayeleştirilerek başlıyor. Hikâyenin kahramanı olan Hâtem Tâyi Basra’nın Padişahıdır. Öyle ki ülkesinde huzur, sevinç, neşe hâkimdir. Öylesine cömert bir padişahtır ki Hz. Âdem’den onun zamanına kadar hiçbir kimse cömertliği ile meşhur olmuş değildir. Öyle ki vesika ile gelen herkese 1000 altından az ihsan etmezdi. Her geleni ihsana boğan, cömertliği ülke sınırlarını aşmış Hâtem’e Rum, Arap, Acem diyarlarından sayısız insan gelir, vesika ile çıkar 1000 altın alır giderler. Bu durumu kullanan istismar edenler yok mu? Elbette var. Bunlardan birisi de Cüneydü’l-Cünad’dır. O vesikalarda yaptığı tahrifat ile sürekli sarayı aşındırmış. Ta ki 40.000 altından sonra işin aslı ortaya çıkana kadar. Bu yapılan sahtekarlığa karşı itirafçı olan Cüneyd yine de Hâtem Tâyî’nin affına ve cömertliğine mazhar olmaya devam etmiştir. Padişah Hâtem Tâyi tahtına gururla kurulup “cihan sarayında benden cömert birisi var mı” dediğinde sağ yanındaki vezir sizden on kat daha cömert birisi var der. Hâtem böyle bir cevaba tahammül gösterecek değildir ama kibrin üstüne bina edilmiş bir cömertlik onu rahatsız etmiştir. İşte yolculuk için ilk işaret edilen adres Rey şehridir. Burada bir kız Padişah sadece “şey’en lillah” diyenlere 1000 altın vermektedir. Ne kadar söylense bu kelime altın sayısı misli ile artmaktadır. Vezirler padişahın öfkesine rağmen onun ihsanının ancak tezkire ile olduğunu ifade etmekten çekinmezler.

Yolculuk İbrahim Edhem vâri tac ü tahtı bir süreliğine de olsa terk etme ile başlıyor. Hz. Ali Menkıbeleri, Hz. İsa ile Natur Hikayesi hep olay örgüsü içerisinde yer alıyor. İlk yolculuk Rey şehrine Banû Sultan’a doğru yapılıyor. İkinci yolculuk Kandelüsya şehrine, üçüncü yolculuk Taberistan’da Âmâ Arap ile buluşma, Dördüncü yolculuk da Babil’e, Çamaşırcı ile buluşmaya, beşinci yolculukta Bedehşan’a yapılıyor ve Eskici ile buluşuluyor. Altıncı yolculuk Horasan’a orada Şeyhle buluşuyor.

Reklamlar

O SES BU SES Mİ? -Yarışmaların gölgesinde Ramazan, Sesin Gölgesinde Kur’an-

kurani-kerim-yarismasi-1-820x440Bu toprakların yakın tarihinde dini hayat, dindarlık üzerine sayısız operasyon yapılmıştır. Münhasıran dini duygu ve heyecanın yoğun yaşandığı zaman dilimlerinin bu operasyonlar için seçilmiş olması elbette ki tesadüfi değildir. Önce dinin yaslandığı, dindar insanların tutamağı olan temel sütunlar yıkılacak sonra dinin kendisi ortadan kaldırılacaktır. Sizin de tahmin edeceğiniz gibi Müslümanın iki özel zaman dilimi Ramazan günleri ve Kurban bayramları bu hususta hedef alınan zaman dilimleridir. Kurban Bayramının sadece hayvan hakları (!) ve vahşet ihtiva eden kesim (!) görüntüleri üzerinden içi boşaltılmak istenmiş ancak bugün Kurban kesiminin müstakil olarak evlerden meskenlerden toplu kesimhanelere taşınmış olması dışında kurban bayramının hususiyetine halel gelmemiştir.

Üzerinde durulması gereken esas zamanlar Ramazan günleridir. Bir ay boyunca hedefte duran bu zamanlar cumhuriyet tarihinin en muhataralı günlerinde yine cumhuriyet ideolojisinin dini alana müdahalesinin provalarının yapıldığı günler olmuştur. Bugünler içinde sahneye konan Türkçe ibadet provaları (1932 yılı Ramazanı) bunun en bariz örneği olsa gerek. Sahih bir maya ile mayalanan Anadolu’nun Ramazanını, orucunu hiçbir surette feda etmediği yaşanan badirelerden, süreçlerden gözlenmektedir. Bir dönem sadece radyo ve gazeteler eliyle haber alma ve bilgilenme hürriyetine sahip olan Anadolu insanı, burada da Ramazan ayı içinde kimi zaman tesirli ve ciddi menfi propaganda ile karşılaşmıştır. 80’li yıllarda siyah beyaz bir dünyayı içinde taşıyan, 90’lı yıllarda renklenen ve renklendikçe farklı kanallarla başka mecralara sürüklenen televizyon yavaş yavaş hayatımızın merkezine yerleşmeye başlamıştır. Sadece o döneme kadar gazetelerde Ramazan ayında gördüğümüz ramazan ilaveleri ve ramazana has kültürel müslümanlık sayfaları bu kez önümüze ekranlarla, farklı vaiz ve ilahiyat hocalarının evlerimize teşrifleri ile zuhur ediyordu. Ramazan yakın dönemde de kurulan iftar çadırlarından, manası ve maksadını aşmış panayır, karnaval havasında kutlama seanslarına dönüşmesi ile tepki çekti. Müslümanlığı görünür kılmakla, Ramazanın bizi terk edebileceği düşünülmeden yapıldı bütün bunlar. Ramazan kimi zaman sorular üzerinden basitleştirilip, biçimsizleştirilerek, kimi zaman Kur’an Müslümanlığı atıflarıyla sünnet pratiğinden arındırılarak (teravih gibi) işlenmeye çalışıldı. Bunlar Ramazan’ı Müslümana yaklaştırma değil, önce Ramazan’ın içini boşaltıp, sonra İslam’dan uzaklaştırma provalarıydı. Kur’an ayı olduğu her daim zikredilen Ramazan’da bir sünnet pratiği olan mukabelenin, hatimlerin, teravihin, itikâfın, uzletin yavaş yavaş çekilip ruhundan uzaklaşmış bir İslam’ı sunma gayretleri yine sonuçsuz kalacaktı. Nihayet geçtiğimiz yıllarda işin seyri değişmiş bu kez içeriden vaizler, bir grup ilahiyat hocaları Diyanetin orucu fazla tutturduğundan dem vurmuştu. Burada belki Diyanet kendi cephesinden cılız da olsa bir cevap vermiş olsa da bu itirazlar da dar bir çevrede kalmış oldu.

Kur’an Ramazan’ın neresinde…

Bugünün Ramazanında ayrı bir şey tartışıyoruz artık. Ne imsak, ne teravih, ne adresi belirsiz sorular… Bugün TRT’de yayımlanan Kur’an-ı Kerim’i Güzel Okuma Yarışması yeni tartışmaları beraberinde getirdi. Ancak dün olduğu gibi bugün ne o ramazan Müslümanı gazetelerden eser vardı, ne de televizyonlardan… Yükselen muhafazakârlık ve dindarlık trendinin bir yansıması olan medya dünyası var. Hal böyle olunca Kur’an-ı Kerim’in cami dışına çıkarak ilk defa Tv ekranlarına böylesi bir sunumla ve bir yarışma modu ile çıkması, jüri ve konukların beğenileri ile programın hem ilgi hem de tepki çekmesine neden oldu.

Her şeyi kendi mecrasında tartışma usulünün kaybolduğu bir toplumda hem hiçbir şeyi çözemezsiniz, hem de çözümü daha da karmaşık hâle getirirsiniz. Evvela televizyonu “öldüren eğlence” olarak tanımlayıp bunun kitabına yazan Neil Postman’a hak vermek icap ediyor. Sanal gerçeklik ve ekran müptelalığı ile törpülenen, duygu ve hissiyatımızın bu noktada bize çok şey söyleyemediğini görüyoruz. Televizyon kendi kuralları ve mantığı içerisinde doğru olanı yapmıştır ve yapıyor. Bu hep böyle olagelmiştir. Televizyonla terbiye, televizyonla irşat vs. aslında yeni bağımlılık kanalları açmakta gediği daha da derinleştirmektedir. Yüksek bütçeli bir Kur’an-ı Kerim Güzel Okuma Yarışması, önce kazanç merkezli düşünmek durumunda. Ne kadar reyting, o kadar reklam ve o kadar para. Hatta ve hatta reklam aralarında Kur’an’ın hilafına onun yasak ettiği banka reklamları almak pahasına bile olsa… Bu noktada Kur’an’ı gösteri ve seyir çağında onu alkışlatan ve paraya boğan bir derekeye düşürme Kur’an’ın ruhu ve manası ile örtüşmemektedir. Kur’an ruhunu sözün sahibinden alır ve bu tür bir şova asla ve asla ihtiyaç duymaz. Ama televizyon mantığı içinde haram olan mubaha dönüşür mü, maalesef dönüşebiliyor. Sahne düzeni, kurgusu, içeriği ile adı Pop Star, adı Pop Star Alaturka, adı O Ses Türkiye gibi benzerlerinden mantık olarak farkı olmayan bir yarışma ile karşı karşıyayız. Sadece okunan şeyin Kerim Kitabımız olması dışında. Basit bir soru soralım önceki yarışmalardan geriye ne kaldı? Bunu da bir yarışma hususiyeti içinde düşündüğümüz vakit, bundan ne kalmasını bekliyoruz? Ya da buradan beklenen netice nedir? Kur’an ayında Kur’an’a rağbet mi amaçlanıyor yoksa Kur’an’ı reklam ve tüketim unsurunun nesnesi haline mi getiriyoruz? Bunu TRT gibi bir kurumun başında bulunanların söz konusu yarışmaya önce Ramazan ve değerler açısından bakabileceklerini düşünmüyorum. Önce beklenti ve reyting noktasında “tutmuş” ve rüştünü ispatlamış bir yarışma ve şimdiden yeni seneler için yeni konsept ve eksikliklerin telafi edileceği düşüncesinin konuşulmaya başlandığı bir zihin algısı vardır. Olmak zorundadır da. Ayakta kalmak için ürettikçe yutan, yuttukça daha çok isteyen bir canavar ile karşı karşıyayızdır çünkü. Netice-i kelam her yarışmanın bir kazananı ve kaybedeni vardır. Burada ne Ramazanın hissesine düşeni, ne de Kur’an’ın “reytingini(!)” düşünecek bir üst akıl vardır. Kazananlar evlerinin yolunu tutarken ekrana mahkûm olanların hissesine “ah” düşecektir.

Ses Kur’an’ın neresinde…

Yarışma, kimi çevrelerde Kur’an’ı seyirlik bir unsur haline getirdiğinden, kimi mahfillerde de makam, ses güzelliği konuşulup değerlendirme daha çok bu zaviyeden yapıldığı için mananın ötelendiğinden dem vuruldu. Bu zaviyeden bakıldığında ise jürinin müktesebatı ve donanımı aslında uzak kaldığımız zevk-i selimin bir yarışma ile de olsa ilk defa bu derinlikte ve ortada konuşulduğunu bize göstermiş oldu. Aslında Kur’an ve musiki birbirinin ayrılmaz parçasıdır. “Sesinizi Kur’an ile güzelleştirin” ya da “Kur’an’ı sesinizle güzelleştirin” hadisi bu hakikati ifade eder. Bunda garipsenecek bir şey yok. Belki adına İstanbul tavrı denilen okuyuş tarikinden uzaklaşmamızın verdiği cesaretle herkes bu hususta rahatlıkla konuşmak cesaretini kendinde buluyor. Ama adı yarışma olan şeyin bir takım kriter ve kıstaslara tabi olması iktiza ederken burada kıraat ve musiki üstadlarından başka ne beklenebilir ki! İşin bu yönüyle haksız bir eleştiriye kurban gittiğini de belirtmemiz gerekiyor. Kur’an okuma tekniği, kıraat usulü ve musiki temeli çerçevesinde bir yarışmada ancak böyle bir format geçerli olabilirdi o da nitekim olmuştur. Jüriden bir ismin zaman zaman sertleşmesi ve haddi aşan ifadelerini de reytingin cilvelerine (!) tahvil etmek gerekiyor.

Hakk’ın hatırı âlidir ve hiçbir hatıra feda edilemez. Kur’an ayı Ramazan ise bizim dindarlığımızın temel direklerindendir. Elbette televizyon üzerinden cereyan eden bu yarışma programı, evlerimize kadar girdi ise bu husus görmezden gelemeyeceğimiz, yok sayamayacağımız bir vakıadır artık. Bunun dini düzlemde ilahiyatçılar, toplumsal düzlemde sosyologlar ve televizyon tekniği, etkisi ve tesirleri bakımından iletişimcilerin konuşup tartışması iktiza eder. Şunu belki yüksek sesle söylemeliyiz: Ramazan yarışmalara, Kur’an sadece sese kurban edilemez! Ramazan’ı gölgede bırakacak düzeyde ses ve kazanma temelli bir Kur’an yarışması neticede başka sıkıntıların doğmasına da adaydır.

Hülasa televizyon, her zaman olduğu gibi yapacağını yapmış ve bizden bir şey yapmamızı istemeden oracıkta rahat koltuklarımızda oturup, arkamıza yaslanıp, iftar sonrası çayımızı yudumlayarak, geç saatlerde başlayan yarışma ile birlikte neredeyse sahuru da birleştirecek şekilde bizi ekrana bağlamıştır.

Ramazan ayındayız, evet Kur’an ayındayız ama bizi Kur’an’a çağıran o ses, bu ses midir? İşte onu kestirmek güç…

“Bu Toprakları Mayalayanlar” çıktı!

C-08lF3XoAEj-8kBu toprakların, yazılan ve yazılması gereken öncü isimler noktasında ne kadar münbit bir vadi olduğu erbabınca malumdur. Her biri birer işaret taşı, yolumuzu aydınlatan kandiller mesabesinde olan bu isimler, “bâki kalan kubbede hoş bir sâdâ” bırakarak bu dünyadan gitmişlerdir. Ancak sesleri, nefesleri ve eserleri ile bu çağın insanına da ilham vermeye devam etmektedirler.

Bu topraklara çaldıkları maya tutmuştur. Dün Buhara’dan Anadolu’yu mayalayan Ahmet Yesevi’nin nefesi, bugün Ömer Lütfi Mete’nin eserleri ile aynı fonksiyonu ifâ etmektedir. “Bu Toprakları Mayalayanlar”, Anadolu’ya ümit, heyecan, iman, aksiyon, ahlak ve ruh veren isimlerdir. Kimi mecliste, kimi kürsüde, kimi mihrapta, kimi mektepte, kimi tekkede, kimi kütüphanede kitaplar arasında hep aynı hakikatin sözcüsü olmuşlardır. Hepimizin dünyasında farklı cepheleriyle karşılık bulan bu isimler, bu kitap vesilesi ile bir kez daha kayıt altına alınmış oluyor. Yeni bir şey söylemek değil derdimiz. Ancak numune-i imtisal şahsiyetler noktasında fakirlik (!) yaşadığımız şu demlerde aslında hiçbir şeyin fakirliği içinde olmamaklığımızı gösterir bir hatırlatma düşüncesidir bu eser.

Muhtelif zamanlarda özellikle Diyanet Aylık Dergi, Dünya Bizim kültür sanat sitesi ve Bûtimar edebiyat dergisinde yazılan yazılar bir araya gelip yine bir kitap vesilesi ile hayat buldu. Aslında hakikati, bilineni tekrar etmektir yaptığımız. Öyle dememiş miydi Babanzâde Ahmet Naim “vazifemiz vaz’ı cedîd değil, keşf-i kâdimdir.” Bize kulaklarımızı değen, gönüllerimize inşirah veren bir musiki, gözlerimize ziya veren hat eseri, kelimelere dökülmüş hayat iksiri kitaplar kadar yakındır bu isimler. Nefesleri dün olduğu gibi bugün de hayat vermektedir. Yeter ki vefâ, bu toprakların nadide çiçeği olarak asla solmasın.

“Bu Toprakları Mayalayanlar” ile bize bakan yönü ile kimi isimleri yazdık. Elbette kitaplar dolusu ardından gelecek sayısız isimler vardır. Kalem ve kelam erbabı, söz, sanat ve musiki erbabı kimi isimlere biz de nihayeti belli olan bu dünyada bir kayıt düştük.

Yazıların, kitap olarak hayat bulmasına teveccüh gösterip vesile olan başta Şule Yayınları sahibi A. Ali Ural beyefendiye, yüzleri bu topraklar gibi aydınlık olan isimleri en güzel surette kapakta resmettiği için Yasin Çetin’e, kitabın editörü Sümeyra İkiz’e, kitapla dolu bir dünyada benimle hayat arkadaşlığı yapan eşim Hacer ve kızlarım Elif Rana ve Fatma Reyyan’a da öncesinde sancılı yazıların doğum aşamasında, sonra kitaba bürünmesinde sabırları ve destekleri için teşekkür ediyorum.

Umulur ki eser vefaya gele, yankı bula ve himmete nail ola…

Gayret bizden, tevfîk ve inayet Allah’tan.

 

 

Bu Toprakları Mayalayanlar/ Kâmil Büyüker

Şule Yayınları/2017

 

Kitap temini için:

http://www.kitapyurdu.com/kitap/bu-topraklari-mayalayanlar/425661.html&publisher_id=133

 

“Şu vefasız hayatta ye’sin, derdin, cefanın da manası yok.”

Türk Edebiyatında bir tür olarak “Mektup”un hususi bir yeri vardır. Bazen normal metinlerde rastlayamadığınız iç dökmeler, yazılan tarihe göre bulunulan yerlerin tarihi, coğrafyası, insanları hep mektupta dile gelir. Yine mektup yazılan kişilerin hayatımızdaki rolü de mektubun üslubu, muhtevası ve samimiyetine tesir eder. Nitekim yaşayan büyük bir kıymetimiz olan M. Orhan Okay hocanın, hocası ve yol göstericisi olarak Nurettin Topçu’yla 1950’li yıllarda yaptıkları mektuplaşmalar da kendi içinde böyle bir hususiyeti taşımaktadır. Sizi bilmem ama mektuplu günleri özlediğimi söylemeliyim. Sadece yazmakla değil, aradan geçen zaman içinde yazdığınız ya da size yazılan mektuplara döndüğünüzde tarihi yeniden yazıyor gibi bir hisse kapılırsınız. M. Orhan Okay Hocanın hazırladığı Anadolu’dan Hatıralarla Nurettin Topçu Mektupları (Cümle yay. Eylül 2015, 165 s.) isimli eserde de Orhan Okay hoca, sadece 1950’li yıllardan hocasının mektuplarına yer vermemiş. O tarihlerde bulunduğu ve hatıraları neredeyse daha dün gibi ayan beyan kılan Artvin, Polatlı, Merzifon, Diyarbakır ve çevrelerini de mektuplarla birlikte yeniden diriltmiş. Kitabın üst başlığında da size bu bilgi veriliyor. Mektuplar ve mektupların yazıldığı yılları süsleyen hatıralar…

Mektuplardan evvel Orhan Okay’ın Nurettin Topçu ile tanışıklığına bakmak gerek. Zira Orhan Okay’ın neredeyse 15 yaşından itibaren hayatını şekillendiren ve düşünce dünyasını yoğuran en önemli amil Nurettin Topçu’dur. İkinci dünya savaşını çocukluk yıllarında yaşamış olan Okay, kendi ifadesi ile “çocukluğunu galiba vaktinden biraz erken terk etmişti.”  Şimdi ki nesil için çok erken diyebileceğimiz bir yaşta, -1946 yılı ki o vakit 15 yaşında ve ortaokul son sınıftadır- bir arkadaşının evinde 1939 tarihli Hareket dergisi ile tanışır. Orada “Vatandaş Ahlâkı” isimli yazı dikkatini çeker. Okay’ı “sarsan, bazı düğümleri çözüp yeni düğümler bağlayan” bu yazının sahibi Nurettin Topçu’dur. Topçu ile tanışıklık yine aynı yıla denk gelecektir. Bu kez Mustafa Sabri Sözeri, senenin son cumasında Kapalı Çarşı içinde yer alan Merdivenli camiye kendisini götürür ve “seni Nurettin Topçu ile tanıştıracağım” der. O gün Cuma hutbesini okuyan ve namaz kıldıran kişi ise Serezli Hasip Efendi’dir. Namaz sonrası Nurettin Topçu ile tanıştırılır. O tarihten sonra her Cuma bu caminin tiryakisi olur. Nitekim Ahmet Kabaklı, Abdurrahman Şeref Güzelyazıcı, Tahsin Tola gibi isimleri hep bu camide Nurettin Topçu etrafında oluşan halkadan tanımıştır. Ve tabi bir süre sonra Nurettin Topçu vesile ile Zeyrek Çivizade mescidinde Abdülaziz Bekkine’nin sohbetlerinin de müdavimi olmuştur. Nurettin Topçu hayatına girmesi ile birlikte Okay’ın düşünce dünyası da şekillenmiş, özellikle Anadolu duygusu ve vurgusu hâkim rengini korumuştur.

Kitabın ilk bölümü diyebileceğimiz kısımda 1955 yılları Artvin’i anlatılmaktadır. Bu bölümde neredeyse “keşke biraz daha uzun olsa” diyebileceğiniz kıvamda bir Artvin anlatılıyor. 1955 yılında Yüksek Öğretmen Okulundan mezun olan Orhan Okay’ın ilk tayini Artvin Lisesi Edebiyat öğretmenliğine çıkar ve 30 Mayıs’ta Artvin’e ulaşır. 1955 Mayısından 1956 Mayısına kadar “gençliğinin en güzel bir yılını geçirdiği” elli yıl önceki Artvin gitmeyenler için de çok güzel intibalar uyandırıyor. Okay hoca, Topçu’nun neredeyse mistik derecede bir Anadolu ve tabiat aşığı olduğunu en iyi bilen ve yaşayanlardan olsa gerek ki 1955’li yılların Artvin’ini çok iyi betimlemiş ve resmetmiş: “Yemyeşil yamaçlarda ağaçlar arasına gömülü beyaz badanalı, kırmızı kiremit veya parlak çinko çatılı çoğu geniş balkonlu taş, ahşap ve kârgir evler… Vadinin derinliğinde bulanık akan nehir. Uzaklarda ormanlarla yüklü tepeler. Aklımda Yahya Kemal’in “Siste Söyleniş”inden iki mısra: “Benzetmek olmasın sana dünyada bir yeri/ Eylül sonunda böyledir İsviçre gölleri”… “gölleri” kelimesini “köyleri” ile değiştirerek içimden mırıldanıyorum ama hayır, kartpostallarda gördüğüm İsviçre dağ köyleri buradan daha güzel olamazdı.” (s.18-19)

Orhan Okay hocanın yaklaşık elli sayfayı bulan Artvin intibaları çok önemli bir hususiyet taşıyor. İnsanı ile, tabiatı, kültürü ile bambaşka bir Anadolu şehri karşınızda duruyor. “O yıllarda henüz yolları yetersiz, gazete ve radyo haberlerine bile yabancı kalan Artvin halkı, üzerimde olağanüstü bir tesir bırakmıştı. Bozulmamış, hile bilmeyen, açık kalpli insanlar.” (s.40) Okay Artvin’de ilginç simalarla da tanışıklığını anlatıyor. Bunlardan birisi de Artvin’in merkez köylerinden İskebe’de yaşayan o tarihlerde yetmiş yaşının üzerinde olan Birinci Meclis Batum Mebuslarından Edip Bey… Edip Beyin konuşmalarından mutaassıp bir ittihatçı olduğunu anlayan Okay, Enver ve Talat paşaların tenkit edilmesine tahammülü olmadığını, yine Birinci Meclis’te Ali Şükrü’nün öldürülmesiyle ilgili hatıraları anlatırken, kendisinin önünde duran sigara paketine manasız çizgiler çizdiğini ve Edip beyin “yoo, not tutmak yok!” ikazı ile sohbetin tadının kaçtığını da sözlerine ekliyor. (s.21) Yazar “Artvin’de yaşamak bir tiryakiliktir” diyor ama şimdilerde o Artvin’i bulmak herhalde imkânsızdır.

Anadolu, Topçu’nun hayatında çok mühim bir yerde duruyor. Bunu mektuplarda dile gelen hissiyattan çok iyi anlıyorsunuz. Anadolu sadece bir coğrafyadan öte, bir ruh, bir mana iklimi, coşkun bir nehir Topçu’nun ifadelerinde. Okay hoca “Artvin’den ilk mektubu 1955 Eylülünün sonlarında yazmış olmalıyım” diyor. Topçu’ya Artvin’i anlattığı ilk mektubundan sonra 7 Ekim 1955 tarihli cevabî mektupta Nurettin Topçu’nun şu sözleri ondaki coşkun Anadolu hissiyatını çok güzel anlatıyor: “Ne güzel anlatmışsın! İçinde yaşayan neşenin şahidi oldum. Bana Şark’ı tekrar hatırlattın. Anadolu’yu adım adım dolaşarak tanımanın lüzumunu herhalde anlıyorsun. (…) Artvin’i bana öyle sevdirdin ki adeta gelecek haziran başında bir hafta kalmaya geleceğim geliyor. Orada sen bu güzel gençlik inzivasının başlangıcında, mesela hergün dersler nihayet bulduktan sonra kendine tertip edeceğin şehir civarındaki akşam gezintilerinde, geçmişin intibalarıyla dolu muhayyilene kapanarak bütün bir hayat felsefesi ve memleket sistemi kurabilirsin” (s.70) Topçu daha ilk mektubunda talebesinin heyecanına misli ile mukabele ederken diğer yandan da mektubunun devamında İstanbul’dan uzak kalmasına, akademiye intisap etmediğine seviniyor ve bu hususta dua ettiğini de ifade ediyor: “İstanbul’da barınan iğrenç iksirin mahiyetini azar azar anlayacaksın. Burada yetişmek yoktur; buraya mücadele ve yetiştirmek için ancak gelinir. Bu yetişme çağında ondan uzakta olmanın Allah’ın sana bir lütfu olduğunu iyi bil! Yoksa diğerleri gibi sen de mahvolursun. Doğrusunu söyleyeyim: Senin bu fakültenin riyaya hizmetkâr olan dalkavuklarının yanına sıralanacağından çok korktum; o meşum akıbete uğramaman için Allah’a yalvarmıştım.” (s.70) Topçu’nun hepsinin sonunda söylediği tek cümle var “kalbine sahip ol!”. 1955 yılında İstanbul’dan yazılmış bir mektup için ne kadar şaşırtıcı ifadeler. Acaba Topçu şimdilerde yaşasaydı kimbilir neler söylerdi!

Orhan Okay kitabın ilerleyen sayfalarında Anadolu’nun muhtelif yerlerinde görevi esnasında hocasının yazdığı mektupları sıralarken, bir taraftan bulunduğu yerler ile ilgili bilgiler de veriyor. Hatta 1998 yılında Topçu’nun yeğenini ziyarete gidip hocanın metrukatını görmek istediklerinde kendisinin hocasına gönderdiği iki mektuba rastlıyor, bu iki mektubu da kitaba koyuyor.

Topçu’nun 18 mektubunun yer aldığı kitapta, Nurettin Topçu’nun samimi bir gönül adamı, bir fikir işçisi olarak yazdıklarına şahit olacaksınız. Bazen arkadaş gibi, bazen mürşid, bazen hoca ama her şeyden önemlisi inanmış bir hakikat talibi Topçu portresini mektuplarda da görmek mümkün. 11 Kasım 1958’de Rahmi Eray’ın vefatını haber verdiği mektubunun son cümlelerini Topçu şöyle tamamlar: “Şu vefasız hayatta ye’sin, derdin, cefanın da manası yok. Hem Allah’tan başkasının gerçek var olmadığı bu alemde neye küsüp neye yanalım?” (s.133)

 

“EY ZÂİR! BU MAKBEREDİR DEYİP DE GEÇME”

 

Medeniyet dediğimiz vakit bütün uzuvları ve arazları itibariyle değerlendirilmeye haiz bir yapı tasavvur edilir. Öyle bir medeniyet tasavvur edelim ki yükselen sarayında gösterdiği cesamet ve tevazuu, sıradan bir teb’asının mezar taşında da başka bir boyutu ile incelik, zarafet ve edebi zevk ile göstermiş olmasın. Burada Osmanlı medeniyetinin ince düşünüş ve zevk-i seliminin yansımalarını tafsilatlı bir şekilde anlatacak değiliz. Lakin hatırlamaya ve hatırlatmaya her zamankinden fazla ihtiyacımız var. Bu hususun çıkış noktası ise mezar taşları olmalı. Yitirdiğimiz medeniyetimizin tüm unsurlarını ve detaylarını –eğer geç kalmamışsak- mezar taşlarında yakalayabiliriz.

Literatür anlamında mezar taşları meselesinde maalesef yok mesabesindeyiz. Bu, mezar taşlarına gösterdiğimiz özen ve ihtimamla da doğru orantılı. Zira mezarları görmüyoruz, mümkünse görmek istemiyoruz. Haliyle cahil bırakıldığımızın en bariz göstergesi olan mezar taşları üzerinde yazılanları okumak da hiç cezbedici gelmiyor.

Ancak bu bizim durduğumuz yerde durma ısrarımızın hakikatini örselemiyor tam tersine bizi daha fazla gayrete sevk ediyor. Nitekim Mehmet Samsakçı imzası ile yayımlanan Türk Mezar Taşı Edebiyatı (Kitabevi yay. 2015, 386 s. +24 s. resim) kitabı aslında konusu itibariyle işin edebi kısmına değinmekle birlikte özünde Tanzimatla hızlanan Batılılaşma sürecinin mezar taşlarına dolayısıyla ölüm olgusuna ve duygusuna nasıl etki ettiğini irdeliyor.

 

Mezarlıklar: maddî ve manevî tükenmez bir hazine

Yazar üst başlık olarak kitabına Ölüme Açılan Estetik Kapı ifadesini kullanmış. Mezar taşlarımız her yönüyle estetik zarafeti içinde barındırıyor. Taşa nakşedilen işlemeler başlı başına bir anlam bütünlüğü içerdiği gibi, içerikte yer alan şaheser hat yazıları ya da kitabeler, içerdikleri metinler itibariyle ayrı bir önemi haiz. Yazar eserin önsözünde medeniyetimizin kitabe medeniyeti olduğunu ifade ederek başlıyor. Öyle ki Yahya Kemal, Anadolu ve Rumeli’de asıl tarihini başlatan Türklüğün esasen yazıya ve yazıta büyük önem verdiğini ifade ediyor. Küçüklü büyüklü hemen her yapıda rastladığımız bu hususiyet mezar taşında ayrı bir boyut kazanıyor. Yazar bunu şu cümlelerle ifade ediyor: “İslâm’ın hayat kadar önemsediği, hatta hayatın kendisiyle anlamlandırdığı bir realite olarak kabul ettiği “ölüm” de, bir kitabe medeniyeti doğurmuş, bize bir şâhide mirası bırakmıştır.” Ölüm olgusunun dahi birer edebi metinle hayatın içine bu derece sıcak, samimi çekilişine başka acaba hangi medeniyette şahit olabiliriz. Mezar taşlarımızda saklı unsurlar her açıdan tarihi, dini, sosyolojik, psikolojik metinler olmanın yanında edebi birer vesika hüviyetindedir. Bu hususu destekler mahiyette kitapta sayısız örnek var. Yukarıda da söylediğim gibi hâlâ vakit kaldı ise yapacaklarımızı Selim Nüzhet şu cümlelerle özetliyor:

“Mezar taşlarının mimari şekillerini, esas tezyinatını, kabartma veya oyuk çizgilerini yapan ustanın maharetini meydana çıkarmak için ciddi çalışmalar yapılırsa elbette, her türlü bakımdan birçok kıymettar eserler bulunacaktır. Mezar taşlarının yosunlu yazıları dikkatle okunacak olursa elbette tarihimizin muzlim kalmış birçok köşeleri aydınlanacaktır. Medeniyetimizin  tarihini yazacaklar için şüphesiz mezarlıklarımız maddî ve manevî tükenmez birer hazinedir.”

 IMAG7531

Tarihsel değişim mezar taşlarına nasıl yansıdı?

Yazarın özellikle dikkat çektiği husus bu alanda yapılan yayınların kimilerinin çok ciddi yanlışlarla dolu olduğu bunun yanında dikkate değer yayınların ise sadece mezar taşlarını okumakla iktifa ettikleridir. Bu anlamda mezar taşı edebiyatı üzerine ciddi bir etüt çalışması yapılmamıştır. İşin edebiyatını merkeze almamakla birlikte Türk Mezar Taşları Bibliyografyasının zirvesinde Prof. Dr. Edhem Eldem’in yer aldığını da ilave etmiştir.

Yazarın doçentlik takdim tezi olan bu konu için İstanbul’da yer alan mezar taşları incelenmiş. Binlerce mezar taşı arasından 60 mezar taşının edebi incelemeye konu olduğunu eserde görüyoruz. Burada izi sürülen husus iki asırdır süren kabuk değişiminin mezar taşları kitabelerine dil, edebi ve estetik zevk olarak yansıması olmuştur. Yazarın esas aldığı 18. Yüzyıla dair mezar taşı metinler tasavvuf erbabından başlayarak, meslek gruplarına gidilmiş, kadın ve ölüm, çocuk ve ölüm bahisleri incelenirken, milli ve vatani metinler, politik iç dökmelere de mezar taşlarında yer verilmiş. Cumhuriyete geçişle yaşadığımız zihni, fikri tutulma mezar taşlarında da kendini göstermiş taşlardaki estetik yavaş yavaş kaybolduğu gibi dilde de sadeleşme ve sessiz bir irtifa kaybı kendini göstermiş.

 

Âh mine’l-mevt!

Yazarın kitabın ilerleyen sayfalarında metinlerle beraber ifade ettiği bir hakikat var: “Sözlü ve yazılı edebiyattaki gibi mezar taşı edebiyatında da peşin ve iddialı hükümlerden kaçınmak gerekir. Çünkü bu Tanpınar’ın deyimiyle “zihniyet ikiliğinin” asrıdır.” (s.119) Tarihsel dönemeçlerde yaşanan bilinç kırılmaları ister istemez iki dünya arasında sıkışmayı ya da iki dünyaya da meyletmeyi beraberinde getirmiştir. Yazar Hacı Rûşen Hanım’ın 1876-1877 tarihli kitabesini bu hususta örnek verir. Hem ölümden şikayet hem de dünyaya karşı mütedeyyin bir duruş sezilir:

Âh mine’l-mevt!

Uyan gafletten ey gâfil seni aldatmasın dünyâ

Yakanı al elinden kim seni sonra kılar rüsvâ

 

Ne sandın sen bu mezârı ki tâ böyle sevdin

Onu her kim sever ise dinini eyledi yağmâ

 

Safâ geldin ey ihvânım Hacı Rûşen Hanım adım

Gelip geçtikçe ruhuma oku bir Fâtiha ihdâ

 

Mücevher târihin Hüsnî kulu tebşir eder dehre

Adâvet kılma kimseye sana nefsin yeter düşman

Sene 1293.”  (s.119-120)

Yazar, son beyitte şiiri söyleyenin Hüsnî isimli bir şair olduğunu, bir taraftan da “mücevher tarih”le de yalnız noktalı harflerin sayısal değerlerinin toplamının vefat yılını verdiğini ifade ediyor.

 

Mezar taşı kitabeleri konuşturan söz ustaları

Mezar taşlarına yazılan kitabelerin izini sürerken kitabeyi yazan mahir ve dönemin kudretli şairlerini de anmamak olmaz. Her yönüyle sanatlı bu beyitlerin ve beyit sahiplerinin ilginç olanlarından bir tanesi de Eyüp Bahariye’de medfun bulunan ve Hayalî Said diye anılan Mevlevi dervişinin kitabesidir. Kitabeyi kaleme alan Safvet isimli bir şairdir. Aslen yorgancıdır, bakkala ekmek borcu birikip hapis yatmış bir simadır. Ancak pek çok kitabede Safvet ismi dikkatlerden kaçmaz. Öyle ki İbnülemin’in ifadesiyle “mezar taşları ve bazı âsâr-ı kadime gibi her gün maal-iftihar kırılan, yıkılan yâdigâr-ı ecdaddan çeşmeler üstündeki kitabelerin sonundaki Safvet isminin hangi şaire ait olduğu” bir türlü bilinemez. Nihayet Yenikapı Mevlevihanesine müntesip ve orada yatan hâmuşân arasında olduğu çok geçmeden anlaşılır. Bakalım Hayalî Said’e yazdığı kitabeye:

Saîd-i Mevlevî döne döne azm etti ukbâya

Bulunmazdı naziri âh kim dergâh-i dünyâda

 

Nedîm olmuştu evvel sânîsi yok yektâ-edâ çok yıl

Liyâkatle üçüncü Şeh Selîm-i dâd-mu’tâda

 

Hele cennet-mekân Mahmûd Hân’a bulduğu mazmun

Latîfe söylerim zanneyleme gelmezdi ta’dâda

 

Usule âşina neyzendi tebdîl-i makâm etdi

Sezâ hicriyle nây-ı ehl-i mutrıb gelse feryâda

 

Azîz mu’tekid hem müntesib bir pîr idi merhum

Şefi’-i cürmü olsun hak erenler rûz-ı ferdâda

 

Güher-pâş münâcât evvel yazıp târihini Safvet

Saîd olsun musâhib Hazret-i Molla’ya Me’vâ’da

1272 fî 27 Ca (Cemaziyelevvel) (4 Şubat 1856) (s.55-56)

 

“İstemem ben Fâtiha, tek çalmasınlar mezar taşımı!”

Her mezar taşı bu kadar şanslı değil. Zira mezarlıklarımız dün asude, tefekkür mekanları iken bugün kaçış durakları haline gelmiştir. Bundan yitip giden kültürün ve değerler silsilesinin büyük payı olduğu muhakkak. Döneminin en pervasız ve sert kalemlerinde Şair Eşref de kitaba konu olan isimlerden. 22 Mayıs 1912 tarihinde vefat eden Eşref mezar taşına şu beytin yazılmasını vasiyet etmiş:

“Kabrimi kimse ziyâret etmesin Allah için

Gelmesin reddeylerim billâhi öz kardaşımı

Gözlerim ebnây-ı âdemden o kadar yıldı kim

İstemem ben Fâtiha tek çalmasınlar taşımı” (s.277)

Bu kitabe dolayısıyladır ki Eşref’in mezar taşı sürekli çalınmıştır. Yalnız bu kıt’a şu anda kitabe şeklinde mevcuttur. Bunun sebebi olarak yazar da hayat boyu insanların ehliyetsizliklerine değil, samimiyetsizliklerine şahit olmuş olan şairin bu ziyaretin de maksatlı olacağını düşünerek, gelmesinler, ibaresini kullandığını dile getirir.

Eser cesameti ve muhtevası itibariyle takdiri hak ediyor. Belki bu mahiyette ilk çalışmalardan birisi desek hilaf olmaz sanırım. Eserin sonuna konulan indeks ve metin içinde yer alan bazı mezar taşlarının fotoğrafları da okura büyük bir kolaylık sunmaktadır. Eser okunduğunda şu hakikat anlaşılmaktadır ki mezar taşlarının dilini çözemeyen medeniyetin dilini çözemez. Dönemin ilmi, fikri, siyasi, sosyal, dini ve edebi tasavvuru detaylı bir şekilde irdelendiğinde mezar taşlarına da aşikâr olarak yansımıştır. Bizlere düşen, modern hayatın yıkıcılığına direnen mezar taşlarımız daha fazla yok olmadan çaba ve gayret sarf etmektir.

KOSOVA’DAN İSTANBUL’A BİR ÂLİM PORTRESİ: ALİ YAKUB CENKÇİLER

imgres

İsmini ilk defa adına yapılmış bir hatıra kitap (Ali Yakub Cenkçiler Hatıra Kitabı, Haz. Dr. Necdet Yılmaz, Darülhadis yay., 2005, 200 s.) dolayısıyla öğrendim. Öyle bir hatıra kitap ki içinde yakın tarihte iz bırakmış pek çok isim bu kitaptaydı ve herkes bir şekilde Ali Yakub Cenkçiler Hocaefendinin rahle-i tedrisinden geçmiş idi. Bunlar Yahya Alkin, Ahmet Turan Arslan, M. Esad Coşan, Ali Rıza Demircan, Mustafa Ballı, Süleyman Zeki Bağlan, Necmeddin Erbakan, Ekmeleddin İhsanoğlu, Mahmut Kaya, Selahattin Kaya, Ali Ulvi Kurucu, Kadir Mısıroğlu, Ali Nar, Osman Öztürk, M. Serhan Tayşi, Yusuf İzzettin Sav, Ali Rıza Temel, Necdet Yılmaz, Cüneyd Zapsu, Halit Zevalsiz, Cemalettin İmamoğlu. Kitabı okuyunca gördüm ki 1913 yılında Kosova’nın Gilan kasabasında başlayan ve 1988 yılında Fatih’te son bulan hayat yolculuğunda Ali Yakup Cenkçiler ilim tarihimizde silinmez bir iz bırakmıştır. Buna sadece talebelerinden bir kısmının sığdığı yukarıda zikrettiğimiz küçük kitap ve yazılanlar şahit.

 

İlim yolculuğunun ilk basamağı: Gilan kasabasında bir Osmanlı medresesi

Ali Yakup Hoca bereketli bir iklimde gözlerini açıyor dünyaya. İlk hocası ve Kur’an’ı kendisine öğreten kişi babası Hafız Hüseyin’dir. Dedesi bir veli zât Müftü Hacı Yakup’tur. Ki kendisi görmese de anlatanların beyanı ile Hristiyanların dahi sevip, saydığı, hürmet ettiği bir zat imiş. Diğer amcası hafız ve hoca. İki ablası da yine hafızlıklarını ikmal etmişler. Ali Yakup Hoca Kur’an’ı 8 yaşında iken hatmeder ve sonra dört yıl eğitim göreceği ilkokula başlar. Burada Sırpça yanında Türkçe’yi de öğrenir. Öyle ki Recaizade Mahmut Ekrem, Muallim Naci şiirleri okurlar ve ezberlerler. Gilan kasabasında henüz Osmanlı izlerinin silinmediği zaman diliminde 12 odalı 80 öğrencinin barındığı medrese Ali Yakup Hocanın hayatında silinmez izler bırakacak ilk duraktır. Buradaki feyizli günleri şu cümlelerle aktarmıştır:

“Hatırlıyorum, sabah erken uyanır. Ezan-ı Muhammedîyi dinlerdik. Namazdan bir saat önce abdest alır, Kur’an okurduk. Namazdan sonra bir cüz Kur’an okurduk. Bütün bunlar mecburi değildi, bir gelenekti. Hoca’ya müderris denirdi. 1,2,3 sınıf talebe olurdu. Her sınıftan icazet alınır ve bir üst sınıfa geçilirdi.” (Âlimlerimiz 1, Erkam yay. 2009, s.10) Osmanlının izlerini taşıması dolayısıyladır ki Ali Yakup hoca hem Arapçayı, hem İslami ilimlerin temellerini kendi kasabasında almıştır. Aile kökeni itibariyle İşkodra Katoliklerinden olan Ali Yakup Hoca, Osmanlı sayesinde İslam’la şereflenmelerini her fırsatta dile getirmiştir: “Ben aslında her şeyimi Osmanlı’ya, sizin ecdatlarınıza borçluyum. Eğer onlar İslam’ı, Hakk’ı, Adaleti ve İslami İlimleri benim doğduğum Balkan topraklarına getirip yaymasalardı, ben de maazallah o topraklardaki gayrimüslimler gibi birisi olacaktım. Onların haline bakıyorum da gece gündüz Osmanlı’ya dua ediyorum.” (Ali Yakub Cenkçiler Hatıra Kitabı, s. 82)

 

Mısır’da devam eden ilim yolculuğu ve hayat çizgisinde üç önemli isim

Ali Yakup Hocanın bundan sonraki en önemli ilim durağı Mısır olmuştur. 1936-1956 yılları arasında önemli ilim merkezi Ezher’de bulunmuş, Üniversite Kütüphanesinde çalışmıştır. Haliyle dönemin pek çok önemli ismiyle hukuku ve teması olmuştur. Bunlardan Hasan el-Benna, Zahidü’l Kevseri, Mustafa Sabri Efendi, Yozgatlı İhsan Efendi hayatında yer eden önemli isimlerdir. Öyle ki yine bir mülakatta kendisini etkileyen üç isimden bahseder ve bunların “Gazzali, Mustafa Sabri ve Hasan el-Benna” olduğunu söyler.

Ali Yakub Hoca, bir yandan tahsiline devam ederken, vaktini, enerjisini hep ilme teksif edermiş öyle ki merhum Ali Ulvi Kurucu’nun beyanı ile okuduğu medrese uzak olmasına rağmen tramvaya binmez, tramvaya vereceğim parayla kitap alırım, dermiş. Hatta tramvayda kelime ezberleyemem, millet bana bakar, diye de eklermiş. Ali Ulvi Kurucu, Ali Yakub hocanın yedi lisan yani Türkçe, Arapça, Arnavutça, Sırpça, İngilizce, Fransızca, Farsça bildiğini söylüyor.

 

Son Osmanlı Şeyhülislamı Mustafa Sabri Efendi’nin iltifatları ve Ali Yakub Cenkçiler’in ona hizmeti

Bir yandan Kahire Üniversite kütüphanesinde çalışan ve kütüphanenin hemen hemen bütün kitapları elinden geçen Ali Yakup hoca diğer yandan da Ezher üniversitesinde on yıl ilim tahsili yapmıştır. Mısır’da geçirdiği günler içinde sürgünde son Osmanlı Şeyhülislam’ı Mustafa Sabri Efendi’nin talebesi ve manevi evladı olma şerefine nail olmuştur. Mustafa Sabri Efendi kimi zaman kendisine “Yaverim” dermiş. Yine Mustafa Sabri Efendi kitabında kendisine “veledi el-azîz”(aziz oğlum) diyerek bu yakınlığı pekiştirmiştir. Bunun yanında Ali Yakub Hocaefendinin Osmanlı şehzadeleri ile yakın teması ve mektuplaşmaları devam etmiştir.

Mustafa Sabri Efendi dört ciltlik muhalled eseri “Mevkıfu’l-Akli- ve’l-İlmi ve’l-âlemi min Rabbi’l-Âlemin ve İbadihi’l-Mürselin’i tekrar bastırmak istemiş, matbaanın yazının okunaklı olması şartı dolayısıyla bu vazifeyi Ali Yakub Cenkçiler üstlenmiş ve eserin tamamını forma forma yazarak hem tekrar yayınına vesile olmuş hem de hocasının duasını almıştır.

 

Âkif’in şiirlerini ilk defa Arapça’ya çevirmiş ve Kahire’de yayınlatmış

Ali Yakup Efendi’nin bir başka bilinmeyen hususiyeti ise Mehmet Akif’e olan sevgisi ve muhabbeti dolayısıyla Safahat’ın birinci kitabındaki “Fâtih Camii” başlıklı şiiri Kahire’de iken Arapça’ya çevirmiş ve bu çeviri Mecelletü’l-edeb’de yayımlanmıştır. Ayrıca Safahat’ın altıncı kitabında Çanakkale Savaşı’nı tasvir eden kısmı da nesir olarak Arapça’ya tercüme etmiş, dostu şair Sâvî Şa‘lân da bu tercümeyi “Kasîdetü’ş-şehîd” adıyla manzum hale getirmiştir. (“Ali Yakub Cenkçiler”, DİA, Ekmeleddin İhsanoğlu, c.7, s.370-371)

 

Türkiye’de başlayan ders halkaları ve İhyau Ulumiddin Dersleri

Ali Yakup Hocanın Türkiye’ye daimi olarak yerleşmesinin ilk adımları Temmuz 1957’de atılmıştır.  Bu tarihten Kasım 1959’a kadar Mısır’ın Ankara büyükelçiliğinde mütercimlik yapmıştır. Daha sonra bu görevinden istifa eden Ali Yakup Efendi 1960’ta İstanbul’a yerleşerek Türk uyruğuna geçmiş ve bir yıl sonra da evlenmiştir.

Talebe yetiştirmeye yönelik ilk çalışmaları Fâtih, Mesih Paşa ve Emîr Buhârî camilerinde gerçekleşmiş, buralara devam eden talebelere İhyâü Ulûmi’d-dîn, Edebü’d-dünyâ ve’d-dîn, Medârikü’t-Tenzîl ve Dîvânü’l-Mütenebbî gibi eserleri okutmuştur. Ayrıca Diyanet İşleri Başkanlığı Haseki Eğitim Merkezi’nde 1976-1980 yılları arasında tefsir, kelâm ve belâgat dersleri vermiş, evinde de orta ve yükseköğrenim gençliğinden isteyenlere özel dersler vererek birçok talebe yetiştirmiştir. (DİA, s. 371)

 

“İhya’yı tercüme edecek kişide Gazzali ihlası olması gerekir”

Tam bir Gazzali ve İhya aşığı olan Hocaefendi’nin ismi de hep Gazzali ve İhya ile anılmıştır. Gazzali’nin büyüklüğünü anlatmak için şu sözleri söylemiştir: “Hakikaten tarih-i beşerde Gazzali kadar büyük bir psikolog yetişmemiştir. Psikoloji sahasında Gazzali gibi, insanı insana tanıtanı görmedim. İhya’yı okuduktan sonra diğerleri vız gelir. Kitap ve sünnete dayanarak, insanı gayet güzel anlatmış. İnsanın evsafını, neden mürekkep olduğunu, Hakka nasıl vasıl olacağını…” Dile kolay 15 sene Emir Buhari Camiinde İhya dersleri okutmuştur. Buna rağmen İhya tercümesine niyet etmemiştir. Hatta bu esere olan vukufiyetini bilen yayınevleri kendisine tercüme ederseniz yayınlayalım teklifine “azizim! Ben Allah’tan korkarım. Gazzali’den korkarım. İhya’yı tercüme edecek kimsede Gazzali’nin ihlası olması gerekir. Değilse tercüme kuru bir metinden ibarettir.” demiş. Hatta bir hikâye ile pekiştirmiş: Nalbantta ayağı nallanan atı gören kurbağa kendi ayağını nallatmak üzere uzatmış, “İşte Gazzali ile benim durumum da böyle” demiş.

Ali Yakub Cenkçiler Hocaefendi 21 Mayıs 1988 Cumartesi günü vefat etmiş ve Fatih Camiinde mahşeri bir kalabalığın iştiraki ve Hendekli Merhum Abdurrahman Gürses Hocaefendinin kıldırdığı cenaze namazından sonra Edirnekapı Sakızağacı mezarlığına defnedilmiştir. Ruhu şad olsun.

 

ESKİ TÜRKİYE’DE AHİLİK*

44_ahilik-esk-103787_1

Ahilik araştırmaları henüz istenen seviyede olmasa da yine de bu alanda sevindirici eserler yayınlanıyor. “Eski Türkiye’de İş Teşkilatı” eseri de bu çalışmalardan biri. Bu alandan önemli çalışmalarına tanık olduğumuz ve velut bir yazar olan Yusuf Turan Günaydın’ın gayretleri sonucunda 31 Mart 1924 tarihinde başlayıp 3 Haziran 1925 tarihleri arasında ve 10 bölüm halinde Meslek Gazetesinde yayınlanan  “Eski Türkiye’de İş Teşkilatı” başlıklı yazı dizisi gün yüzüne çıkmış ve kisve-i tab’a bürünmüş oldu. Bu yazı dizisinin bulunması ve kitaplaşma hikâyesi de hayli ilginç ve merak uyandırıcı. Kırşehir’de yapılan Ahilik sempozyumlarına katılan yazar Günaydın, bu vesile ile Ahili Araştırmalarına yönelir.

Muallim Cevdet’in yakın zamanda tekrar yayınlanmış, orijinal adı “Zeylün ala Fasli’l-Ahiyeti’l-Fityani’t-Türkiyyeti fi Kitabi’r-Rıhleti li’bn Batuta” olan ve “İslam Fütüvveti ve Türk Ahiliği, İbn Batuta’ya Zeyl” (Çeviren: Cezair Yarar, İşaret yay. 2008) ismiyle yayınlan eserin yayımından çok önce de bu eseri yayına hazırlayan Yusuf Turan Günaydın, muhtemelen bu ismi ve eserini çalışma arifesinde Muallim Cevdet’in Büyük Mecmua dışında bir de Meslek gazetesinde Ahilik konulu yazıları olduğunu duyar. Muallim Cevdet’in yazılarının izini süren Günaydın, burada başka bir mühim yazı dizisine rastlar: “Eski Türkiye’de İş Ahlakı.” Öyle ki yazı dizisinin muhtevası tamamen Ahilik konuludur. Bu yazı dizisini ayrıcalıklı kılan bir diğer husus ise içinde İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin hazırlattığı iki Ahilik Raporundan birinden dört bölümlük bir alıntı yapılmış olmasıdır. Metin öncelikli olarak yazar tarafından I. Ahilik Araştırmaları Sempozyumu’na (12-13 Ekim 2004) bildiri konusu olur. Daha sonra Ahilik Araştırmaları Dergisi’nde çalışmanın giriş kısmı yayınlanır. Şimdilerde neşredilen bu eser ise bütün bu çalışmaların tekemmül ettirilmiş halidir.

Milli İktisat Arayışının Bir Mahsulü: Meslek Gazetesi

İsimsiz olarak yayınlanmış bu yazı dizisi yazarın da ifadesiyle İttihat Terakki Cemiyeti devrinden itibaren yoğun bir biçimde gündeme gelen ve Cumhuriyetin ilk yıllarında da süren “milli iktisat” arayışlarının bir mahsulü olarak görülmektedir. Toplamda 38 sayı yayınlanmış haftalık resimli gazete olan Meslek gazetesinde başmuharrir Muhittin Bey’dir. Ekipte Kör Ali İhsan Bey, Ziyaeddin Fahri Fındıkıoğlu yer almaktadır. Yazar, eserin giriş bölümünde Meslek gazetesini tanımaya giriş sadedinde tatmin edici bilgiler vermiştir. Bu gazetenin müstakilen çalışılması da ayrı bir bahis konusudur. Yazar günümüzdeki benzerlerine kıyasla Meslek gazetesinin aslında daha çok dergi hüviyetinde olduğunu dile getiriyor.

Yazıların doğru anlaşılması için Meslek gazetesinin ifa ettiği “Mesleki Temsilcilik” misyonuna da vurgu yapan Günaydın, II. Meşrutiyetin ilanından sonra başlayıp Cumhuriyetin ilk yıllarına kadar etkili olmuş bu akımı tahlil etmiştir. Çok farklı tavsif ve değerlendirmelerin yer aldığı “Mesleki Temsilcilik” kavramı üzerinde Ali İhsan Bey “kaskatı materyalist” nitelemesini yaparken, Ziya Gökalp “idealist ve mistik” değerlendirmesini yapmıştır. İlhan Tekeli, Abidin Nesimi gibi isimler ise anti-kapitalist, anti-emperyalist fikir hareketi ya da lonca sosyalizmi demişlerdir. Nitekim bu anlayışın kökeninin Birinci Murat’tan önce Ankara’da kurulan Ahiler devletin ortaya koyduğu Ahilik ve Lonca teşkilatı olduğunda ittifak edilmiştir.

Eski Türkiye ibaresi hiç şüphesiz akla güncel eski-yeni ayrımlarını da getiriyor. Ancak bu yazı dizisindeki ayrım tamamen eskinin yani eskimeyen yeninin birikiminden istifade etmek niyetiyledir. Yazar da bu yorumu eserde dile getirmiş.

İttihad Terakki Cemiyeti Raporlarında, Ahilik

Yazıların başlıkları bile başlı başına yazı dizisinin maksadını gözler önüne sermektedir. Eski Türkiye’de İş Teşkilatı; Maveraünnehir’de İktisadi ve Dini Teşekküllerin Zuhuru: Gaziler, Fityan ve Çıplaklar; İttihad ve Terakki Cemiyeti Tarafından Evvelce Ankara ve Havalisinde Yaptırılan Tetkikata Göre Ahilere Dair Elde Edilmiş Olan Malumat; Esnaf Arasında Şed Kuşanmak, Kadıların Tasdikleri, Ketebeye Hürmet, Esnaf Beyninde Ceza; Kavaf, Dikici, Bostancı ve Bakkallar Arasında Teşkilat; Ahi Evran, Mütevellilerin ve Nakiplerin Zuhuru, Gedikler, Sanat Hususunda Tahdidat vd. Bugün için pek çoğu bir anlam ifade etmeyen ve tarih sahnesinden silinen iş gruplarını tanıtan ve dönemin sadece iş hayatını düzenlemekle kalmayıp iş ahlakını da tanzim eden kurallar bütünü olan Ahilik teşkilatını ilginç noktalara temas ederek kaleme alan bu yazı dizisi özellikle İttihad Terakki Cemiyetinin raporlarına atıf yapması hasebiyle de ayrı bir önem taşıyor. İttihad Terakki tarafından tutulan raporlar kitabın neredeyse yekûnunu tutuyor. Dört bölüm halinde yayınlanan raporlarda Kırşehir’de yer alan Ahi Çelebi Medrese ve Kütüphanesi, Fütüvvet Kavramı, Fityan ve Ahiler, Şed Kuşanma gibi önemli başlıklar ihtiva etmekte.

B7jwmH4IcAAkycj

Ankara Merkezli Bir Ahilik Araştırması

İttihad Terakki Cemiyeti tarafından hazırlatılan, 1910’lu yıllarda bizzat Ankara’da esnafla görüşülerek, o zaman diliminde yaşanan ve yaşatılan dinamik bir Ahilik kültürünün izlerini bulabileceğimiz raporlar, büyük bir titizlikle hazırlanmış.  Raporlarda o dönemde Ankara’da beş takım esnaf teşkilatı olduğundan bahsediliyor: “Debbağlar (deri tabaklayıcısı), kavaflar, dikiciler, bostancılar ve bakkallar. Devamında şunlar söyleniyor: Sair esnafın teşkilatı olduğuna dair ne bir malumat vardır. Ne de bir eser. Şu malum olanların içinde bugün yalnız debbağlar ile bostancılar yaşamakta olup diğerleri artık mevcut değildir. Kavaflar ile dikiciler pek yakında, bakkallar ise takriben altmış sene evvel dağılmış, perişan olmuşlardır. Hala usulleri en mahfuz kalan zümre debbağlardır. Sanatlarına tarikat ve teşkilat hürmetiyle merbut bulunuyorlar, meslek aşk ve ahlakı ile yaşıyor, bugün bile Kırşerindeki Pir evine itaatlerini ikrar ediyorlar.” (s.66) Debbağlığın hükmünü sürdürmesi ilginç bir anektod. Hatta o dönemde Ankara’da yedi debbağhane olduğunu ve bunların da Ahi Babalarının hala var olduğunu raporlar zikrediyor. Debbağlar Ahi Babalarını kendileri seçiyorlar. Bu intihab (seçim) kayd-ı hayat şartı ile devam ediyor. Ahi Baba mazeret beyan edip çekilmedikçe kimse Ahi Baba’yı azledemiyor. Yine Kırşehir’den Ahi Evran-ı Veli evladından biri gelip esnafın intihab ettiği zatı münasip görür ise, Ahi Baba iyidir. Bu tevcihi Ahi Evran evladından kim olsa yapabiliyor. Zira Ahi Evran-ı Veli’nin nüfuzunun da sınırları aştığı bilgisi bu raporlara yansıyor. Zira Bosna Hersek, Bulgaristan, Kafkasya, Rusya gibi yerlerde bu tesiri yer yer görmek mümkün. (s.67)

Ahiliğin Önemli Ritüellerinden: Şed Kuşanmak

Ahiliğin önemli ritüellerinden birisi olan şed kuşanmak üzere raporlarda bir bahis yer alıyor. Orada özellikle Evliya Çelebi’den şunlar naklediliyor: “Hazreti Resûlün beline bir şed kuşattı kim peştamal misali bir cennet hariri idi. Onun için ehl-i sanayi bellerine birer şed peştemalı kuşanırlar. Bu sebepler mestur olup her şeyde mükemmel olurlar.” (s.79) Yine raporda Evliya Çelebi’den devam eder ve ilk şeddi Hz. Âdem’in tesettür maksadı ile kuşandığını yazar. Şed kuşanmağa aslında tarikat âleminde “bel bağlamak” dendiğini, bu yönüyle de teslimiyet anlamı içerdiği yazılıdır. Esnaf arasında bunun karşılığı ise “ehil olup işe başlamak”tır. Bugün Ahilik kutlamaları adı altında yapılan temsili gösterilerde bu manaya vurgu yapılır.

En Ağır ve En Hafif Müeyyideler

Peki, esnaflıkta yanlış yapana ceza-i müeyyide nasıl işliyor ya da işletiliyor. Bununla ilgili müphemlik var gibi gözükse de bazı hususlar raporlarda zikredilmiş. Esnafa verilecek en ağır cezanın “yolsuz” edip dükkânını kapamak ve işinden men etmek olduğu zikredilmiş ancak bunun nadiren uygulandığı da vurgulanıyor. Ya da “seyyah vermek” dedikleri yani esnafı bir süre zaviyeden uzaklaştırma cezası tatbik ediliyormuş. En hafif ceza ise hazır esnaf ustalarına kahve pişirtmek olarak zikrediliyor. Ancak yine raporların söylediği fütüvvetnamelerde cezalara dair muntazam bir fasla rastlamadıklarıdır. (s.81-82)

Uzun uzadıya değil ancak kısa ve özlü bir yazı dizisi ile eski Türkiye’ye dair nizami işleyen bir iş teşkilatını tanıtma amaçlı yazı dizisini tekrar ve bir eser hüviyeti kazandırılarak literatüre geçirilmesi sevindirici bir gelişme olmuştur. Bugün elbette küreselleşen dünyada ve tamamen kapitalist mantıkla örülen şehir hayatı içinde iş ahlakı, esnaf düzeni, disiplini aramak beyhude bir çaba olacaktır. Ancak bu bizim eski (meyen) mirasımızı yok saymamızı gerektirmez. Gün gelip her şey aslına rucû edecektir.

28_AConfrontationOfAkhiMustafa

Sadece Esnafa Değil Kaybolan İnsanlığa Lazım Öğütler

Burada umumi ve evrensel bir esnaf öğüdü gibi aktarılabilecek esnafların pirinin, bir şakirde nasihatini de ibret vesikası olarak almakta fayda var. Kim bilir, gün gelir belki ihtiyaç duyarız.

“Ey oğul! Harama bakma, yalan söyleme, haram yeme, haram giyme, haram içme. Nân u nemeke ihanet etme. Hukuk kesbetttiğin pîrlere çeşm-i hakaretle nazar etme. Uluların önünde gitme. Sâbir ol, hamûl ol. Komadığın yere el uzanma. Emanete hıyanet etme. Fakr ile kanaat et.”

“Ey oğul! Gafil olma, gözünü aç; gün akşamlıdır. “

“Yürü, Allah destgîrin ola, postun mübarek olup, kâr u kesbin helâl [ü] zülâl ola” (s.77)

*Bu yazı Hece Dergisi (Mayıs 2015)’nde yayımlanmıştır.