Posts filed under 'YAZILARIM'

OSMANLIDA KADIN BESTECİLER ya da MUSİKİŞİNAS KADINLAR

Osmanlı/Türk kültüründe kadının konumu ve sosyal profili, çetrefilli bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır. Kadının toplumun içinde olmadığı, toplumsallıktan soyutlanmış bir şekilde sarayda resmedildiği, buradan hareketle, üretim ilişkilerinde aktif rol oynayamadığı görüşlerinin aksine kadının hayatın içinde sanatla, musikiyle var olduğunu görüyoruz.
Buradan hareketle, Osmanlı kadını üzerine mahrem kalmış önemli bir bahis de Osmanlı kadınının musiki ile olan ilişkisidir. Bu hususta yazılmış sınırlı sayıda makale gösteriyor ki henüz Saray dışına çıkarıp konuşamadığımız Osmanlı kadınını, musiki konusunda da konuşup tartışamıyoruz. Osmanlı kadınının mahrem tarihi gibi Osmanlı kadınının musiki tarihi de henüz çok sınırlı sayıda bilinen tarafıyla önümüzde ve perdelerinin aralanmasını bekliyor.
Eldeki verilere, yazılan makalelere bakarak diyebiliriz ki Osmanlı kadını pek çok konuda olduğu gibi, musiki konusunda da kendi içinde icracıları, bestekârları, saz sanatçıları ile önemli bir mevkide bulunuyor.
Türk Musikisi’nin temel kaynakları incelendiğinde bu kaynaklar genelde Osmanlı müziğinin şehirlerde icra edilen tarzını anlatmaktadır ve bu kaynaklardan elde edilen bilgiler doğrultusunda kadının müzikal kimliğinin önemi Osmanlı saray ve şehir hayatı içinde görsel ve yazılı belgelerle tespit edilmektedir. Osmanlı dönemi musiki hayatı içinde kadının müzikal rolünü belirleyen ve araştırmacılara ışık tutan kaynakların başında ise yazılı ve tasviri belgeler gelmektedir.

Osmanlıda kadın ve musiki: Gözlemler, tasvirler, kaynaklar
Osmanlı/Türk müzik kültürünün asıl öğelerinden ve temel kaynaklarından biri de kadınlardır. Kadınların müzik uygulamaları kent-saray muhitinde farklı, yerel-taşra muhitinde farklı karakterlerde karşımıza çıkar.
Osmanlıda kadının musiki ile resmedildiği en temel sanat eserleri minyatürlerdir. Bu minyatürler sarayın içerisini ve daha çok meşk sahnelerini tasvir etmiştir. 15. yy. Fatih dönemine ait minyatürde çeng ve def çalan kadınlar, erkeklerle birlikte müzik icra etmektedir. Fatih Sultan Mehmet zamanında yaşayan Tursun Bey, Fatih’in çocuklarının sünnet düğününü anlatırken cariye muganniyelerden ve çaldıkları sazlardan bahsetmiştir.
17. yy.’da Osmanlı sarayında bulunmuş Leh asıllı Ali Ufkî sarayın harem dairesindeki musiki faaliyetlerinden bahsederken Sultanın düğününde çalgı çalan ve raks eden kadınları detaylı bir şekilde anlatmaktadır.


Osmanlı sarayında müzik eğitimi erkekler için Enderun’un meşkhanesinde devam ederken kadınlar için Harem-i Hümayununda ya da saray dışındaki konaklarda müzik hocalarının kendilerine ders vermesiyle devam etmektedir. Kadınlar için müzik eğitimi aldıkları meşkhane onlara bir konservatuar ortamı yaratmış ve eğitimli musikişinaslar olarak Osmanlı kadınları sarayda ve şehirde, şehir musikisinde eğitimli olmanın verdiği rahatlık içerisinde daha etkili bir biçimde musiki ve raks ile uğraşmışlar ve müzikal bir kimlik geliştirebilmişler; müzik konusunda eğitim alan kadınlar sadece gündelik hayatın bir parçası olarak musikiyi devam ettirmekle kalmamış, sazende ve bestekâr olarak haremde çalışmalarını devam ettirip hocalık düzeyine de çıkmışlardır. Sazendeler genellikle kalfalık payesine yükselmişler ve sarayın diğer hizmetlerinde de çalışmışlardır. Bunlara “sazende kalfalar” ve bunların başlarına da “baş sazende” veya “sazende başı” denmiştir.
Sultan İbrahim ve Sultan IV Mehmet dönemlerinde sarayda bulunmuş olan Ali Ufkî 1670’teki Enderun meşkhanesini anlatırken şu gözlemini yazar:
“Oda (meşkhane) musikicileri de o zaman huzurda çalarlar. Bazen de Padişah kadınlarını çağırtır. O zaman da musikicilerin başlarına örtü örtülür ve baş eğik çalıp söylemek zorunda bırakılırlar.”
Bu konuda önemli bir kaynak da Avrupalı seyyahların yaptıkları ziyaretler ve gözlemlerdir. Kadın müzisyenleri kadın gözü ile görmüş olan kadın seyyah Julia Pardoe da kadınların gittikleri mesire yerlerinin başında gelen Küçüksu’yu benzer şekilde anlatmış ve kadın müzisyenlerin çeng, santur, kanun, ney, daire, tambur gibi çalgıları çalmakta olduğunu gözlemlemiştir.

Sarayda musiki icrâ eden kadınlar
Günümüzün çeşitli musiki araştırmalarına konu olmuş bestekâr hanımlardan birisi Reftar’dır. Reftar’ın Sultan IV. Mehmet zamanında yaşamış bir besteci olduğu nakledilir ama Kalfa olarak anılmadığı için de Reftar’ın kadın olup olmadığı da söz konusu edilmiştir. Kantemiroğlu edvarında Sabâ-i Reftar adıyla bir sabâ peşrevin notasını vermiştir. Sözlü geleneğimiz Reftar’ı kadın olarak kabul etmiş ve kalfa olarak anmıştır. Reftar kalfa adına kayıtlı eserler arasında rast, hicaz, Nigar, şehnazbuselik, muhayyer sünbüle, arazbar zemzeme, zirgüle makamlarında peşrevler ve saz semaileri ile saba peşrev ve eve buselik saz semaisi yer almaktadır.
Reftar kalfadan sonra 19. yy.’lın ikinci yarısından önce yaşamış olup da eserleri bilinen ve çalıp okunan tek kadın bestecimiz Dilhayat Kalfa’dır. Tambur çaldığını da bildiğimiz Dilhayat Kalfa’nın (?-1740) Evcârâ makamındaki peşrev ve saz semaisi meşk geleneği ile 20. yy.’la ulaşmış ve Dar-ül Elhân Tasnif Heyeti tarafından tesbit edilmiş eserler arasında yer almaktadır. Ayrıca 18. yy. güfte mecmualarından olan Hekimbaşı Mecmuasında “Dilhayat” adına kayıtlı Rast ve Eviç makamlarında murabba beste ve Segâh makamında bir semâi’yle birlikte on beş eseri tespit edilmiştir.
19. yy.’da I. Abdülhamid’in kızı Esma Sultan’ın (1778-1848), II. Mahmut’un kızı Adile Sultan’ın saraylarında kızlardan kurulu bir ince saz takımı bulunmaktaydı. Mısırlı Abbas Paşa, Sultan Abdülmecid’in annesi Bezm-i Âlem Vâlide Sultan’a kadınlardan oluşan bir saz takımı hediye etmiştir. II. Abdülhamid’in kızları Naime ve Zekiye Sultanların saz takımları da pek ünlüydü. Hatta, Sultan Abdülmecid’in hekimlerinden İsmail Paşa’nın kızı olarak yıllarca sarayda yaşayan Leyla Hanım’ın (Saz) anılarından o dönemde haremde bütün üyeleri kadın olan, altmış kişilik bir bando ve orkestra olduğunu öğreniyoruz. Aynı kaydın İngiliz seyyah M. A. Walker tarafından nakledildiğini ve Sultan Abdülmecid’in kızı Zeynep Sultan’ın sarayında erkek bandoculara özgü üniformalar giymiş trompet, korno, flüt, davul, zil gibi, doğrudan doğruya bando musikisinde kullanılan sazları çalan bir bando bulunduğunu yazmakta, gördüğü ve dinlediği topluluğu uzun uzadıya tasvir etmektedir:
“Birçok pencereyle aydınlanan, geniş çıplak bir oda düşünün. On beş-yirmi kadın ve kız yarım daire çizen bir düzen içinde oturmuş, çeşitli sazlar çalınıyordu. Tam ortalarında, sıradan, gözlüklü bir adam nota sehpasının önünde oturmuş, ritim vuruyordu. Bu hanım sultanın askeri bandosudur; kızların çoğu Çerkez ve Gürcüdür. Salondaki kapıların birinin önünde pinekleyen uzun boylu bir zencinin muhafızlığında musiki dersleri alıyorlardı. Musiki hocaları Pera tiyatro orkestrasında çalanlardan biriydi.”

Osmanlıda bazı kadın bestekârlar
Kadın bestecilerimiz konusunda muhalled bir eser neşreden besteci Turhan Taşan’ın hazırladığı “Kadın Besteciler” kitabı dün ve bugünün, şehir ve taşranın kuşatılmışlığı arasında kadın bestecilerimizin hiç azımsanmayacak derecede olduğunu gösteriyor. Burada özellikle saray çevresinde beste, güfte, saz yönüyle musikimizi önemli derecede icra etmiş bazı isimleri anmak yerinde olacaktır:
Adile Sultan: 18 Mayıs 1826′da doğdu. 12 Şubat 1899′da 72 yaşında iken vefat etti. Annesi Zer-Nigâr Hanım, babası II. Mahmut’tur. İyi bir tahsil görmüş olan Adile Sultan, Arapça, Farsça, hat, musiki, edebiyat öğrenmiş ve 10. kuşaktan dedesi Kanuni’nin divanını neşretmiştir. Ancak kendi şiirlerinden oluşan divanını neşretmeye ömrü kifayet etmemiştir. Mezarı Eyüp Bostan İskelesi’nde eşinin türbesi yanındadır.
Besteleri: “Gizlice şaha buyur, hâne-yi tenhâya buyur.” (Hicaz Hümayun Makamı) Bestelenmiş şiiri: “Merhaba ey fahr-i âlem merhaba.” Beste: Hacı Faik Bey
Ayşe Sultan (Hamide Ayşe Osmanoğlu): 2 Kasım 1887′de İstanbul Yıldız Sarayı’nda doğdu. Beşiktaş Yahya Efendi Dergahı’nda öldü. Annesi Ayşe Müşfika 4. Kadın Efendi, babası II. Abdülhamid’dir. Cumhuriyet sonrası Paris’e yerleşti 1951 yılında Türkiye’ye döndü. Fransızca bilen Osmanoğlu, arp, keman, piyano çalmakta ve ressamlık yapmaktaydı. Musiki’yi Miralay Lombardi, Edgar Manas, Silvelli, Devlet Efendi gibi hocalardan öğrendi.
Bestelerinden bazıları: Hamidiye Marşı (ilk bestesidir. 1900); Fatih Marşı (Çargâh); Çoksesli Marş (II. Abdülmecid için yazılmış 1942); Şefkat Valsi (1949)
Bedriye (Şerbetçigil) Hoşgör: 1896′da Konya’da doğdu. 1968′de vefat etti. Çocukluk yıllarında tekke musikisinin tesirinde kalan Hoşgör, esas musiki eğitimini İstanbul’a geldikten sonra, sırasıyla Enderunlu İsmet Efendi ve Udi Âfet’ten ud dersleri, saray müezzinlerinden Halit Bey’den usul dersleri alarak devam ettirmiştir. Tamburi Cemil Bey’le tanışması ve kendisini “Dârülbedayî-i Musiki-i Osmanî” okuluna kaydettirmesi ile musikiye olan ilgi ve alakası devam etmiştir. Ud ve Piyano çalan Bedriye Hoşgör’ün bu gayreti hocası Udi Nevres Bey tarafından da takdir edilmiştir. Tüm eser ve notaları kızı Melek hanım tarafından Dr. İrfan Doğrusöz’e hediye edilmiştir.
Bestelerinden bazıları: “Güneş doğdu damlara” (Bayâti Arabân); “Kararan sularda aksini gördüm (Kürdili Hicazkâr); “Mutrıpta mıdır, nâlede mi, bende mi te’sir?” (Kürdili Hicazkâr)
Dilhayat Kalfa: 1710-1780 tarihleri arasında yaşadığı tahmin edilmektedir. III. Selim’in cariyelerinde olduğu, tanbur çaldığı ve sesinin güzelliği ile tanındığı ileri sürülmektedir.
Bestelerinden bazıları: “Çok mu figânım ol gül-i zîbâhıram için” (Evc makamı); Evcâra Peşrev, Büzürk Peşrev ve Saz Semaisi, Hüseyni Peşrev.
Dürr-i Nigâr Kalfa: Doğumu ve ölüm tarihi bilinmeyen bestecimiz, Abdülmecid zamanında sarayda piyano hocalığı yapmıştır. Donizetti Paşa’nın talebesi ve aynı zamanda saray orkestrasında birinci kemandır.
Besteleri: Polka, Mazurka, Piyano için parçalar.
Esma Sultan: 17 Temmuz 1778 tarihinde doğdu. 4 Haziran 1848 tarihinde vefat etti. Annesi Mihriban Sultan Üçüncü Kadın Efendi, babası I. Abdülhamid’dir.
Eseri: “Ey âfitab-ı bezm-i nur” (Bestenigâr)
Faize Engin:1892 tarihinde İstanbul’da doğdu. 21 Şubat 1954′te vefat etti. Annesi Şem-i Nûr Hanım, babası II. Abdülhamid’in mâbeyincilerinden Faik Bey’dir. Annesi Fahire Fersan’ın ablası, Refik Fersan’ın baldızıdır. Tanburi Cemil Bey’den tanbur dersleri almış, İsmail Hakkı Bey ve Enderunlu Hafız Hüsnü Bey’lerden de istifade etmiştir.
Eserleri: “Bâde-i vuslat içilsin kâse-i fâğfurdan” (İlk bestesidir. Sözleri Şeyh Abdülbaki Baykara’ya aittir.) “Severim her güzeli senden eserdir diyerek” (Hicazkâr)
Fatma Sultan: 1 Kasım 1840 yılında doğdu. 44 yaşında iken, 29 Temmuz 1884′te vefat etti. Annesi 3. İkbâl Gülcemâl Hanım, babası Sultan Abdülmecid’dir. Fatma Sultan özellikle ömrünün son dört yılını sarayda şarkı bestelemekle geçirdi. İstanbul’da Yeni Cami türbesinde yatmaktadır.
Bestesi: “Ey pâdişah-î dâdger” (Rast)
Gevherî Osmanoğlu (Fatma Gevherî Sultan): 2 Aralık 1904′te İstanbul’da doğdu. 10 Aralık 1980 tarihinde İstanbul’da vefat etti. Annesi Necm-i Felek Hanım, babası Şehzâde Seyfettin Efendidir. Sultan Abdülaziz’in torunudur. Tasilini yurt dışında yapan Osmanoğlu, kemençe, lavta, ud, tanbur ve piyano çalıyordu.
Eseri: “Başka âlem gerektir gönlümü seyran için” (Hüzzam); “:Gittin bir hayal gibi, bir gün geri dönersin” Hüseyni
Hadice Sultan: 5 Mayıs 1870′te İstanbul’da doğdu. Sultan V. Murat’ın kızıdır. 13 Mart 1938′de vefat etti.
Eserleri: Çok sesli marşlar.
İhsan Raif Hanım: 1877′de Beyrut’ta doğdu. 4 Nisan 1926′da vefat etti. Köse Mehmet Paşa’nın kızıdır. Özel hocalardan piyano, Türk ve Batı musikisi eğitimi aldı. Şarkıları “E.R.” imzasıyla Rübap Mecmuasında yayınlandı.
Besteleri: “Hicab etme benden söyle” (Sûzinâk); “Bugün bir keyfiyetim var” (Bayâti); “Bedr-i vechin gizledin, ey reşk-i mâh” (Çargâh); “Kimseye etmem şikayet, ağlarım ben halime” (Sûzinâk)
Kevser Hanım: 1880’li yıllarda doğduğu tahmin edilen Kevser Hanım, Darülelhan’da keman öğretmenliği yapmıştır. Sinekmânî ve piyanist olan olan Kevser Hanım’ın 1950’li yılında vefat ettiği tahmin edilmektedir.
Eserleri: İçin dostlar cabadan, hovardayım babadan (Hicaz)
Leyla Saz: 1850′de İstanbul’da doğdu. 7 Aralık 1936′da İstanbul’da vefat etti. Babası vezir, hekim Dr. İsmail Paşa’dır. Yedi yıl Saray-ı Hümayun’da I. Abdülhamid’in kızı Münire hanımın yanında nedime olarak yaşadı. Matmazel Romano’dan piyano öğrendi. 11 yaşında iken saraydan ayrıldı. Babasının Girit Valisi olduğu yıllarda Giritli Kutbî Efendi’den Osmanlı şiirini, aruzu öğrendi. İlk musiki hocası ise Nikoğos Ağa’dır. Medeni Aziz Efendi, Asdik Ağa sonraki hocalarıdır. Piyano da çalan Leyla Hanım 200’ün üzerinde beste yapmıştır. Ölümünden üç yıl önce de “Saz” soyadını almıştır.
Bestelerinden bazıları: “Zevk-i sevda duymadın, âşık perestâr olmadın” (Hicaz); “Mâni oluyor halimi takrire hicâbım” (Sûzidil); “Mey-i aşka gönül peymane olsun” (Rast); Nazarın fikrime nûr-efşandır.” (Hicazkâr); “Vicdanı muazzam olan Osmanlılarız biz” (Hicazkâr)
Menekşe Kalfa (-1925?):Osmanlı Sarayı’nın yüksek rütbeli Harem-i Hümayun görevlilerindendir. Şu Nihavent Bayrak Marşı onundur: “Düşmanlara inandım, âteşlere katlandım.
Reftar Kalfa: 1700 yılında öldüğü tahmin edilen Reftar Kalfa’nın doğum tarihi bilinmiyor.
Besteleri: Sabâ Perişan Peşrev, Nigâr Peşrev, Arazbâr Zemzeme Peşrev, Rast Saz Semaisi, Şehnâz Bûselik Saz Semaisi.
Rukiyye Sultan: 1 Haziran 1885′te Çırağan Sarayı’nda doğdu. V. Murat’ın torunudur. 16 Haziran 1971′de vefat etti. Piyano, keman ve ud çalan Rukiyye Sultan pek çok eseri bestelediği ifade edilmektedir.
Ulviye Sultan (Fatma Ulviye Sultan): 12 Eylül 1892′de Ortaköy Sarayı’nda doğdu. Mehmet Vahidettin’in kızıdır. Annesi Emine Nazik Edâ Baş Kadın Efendi’dir. 25 Ocak 1967′de vefat etti. Pek çok eser bestelediği ifade edilmektedir.

Kaynakça
-Aksoy, Bülent; Geçmişin Musiki Mirasına Bakışlar, Pan yay. , 2008
-Avrupalı Gezginlerin Gözüyle Osmanlılarda Musiki, Pan yay. 2003
-Behar, Cem; Ali Ufkî Mezmurlar, Pan yay. , 1990
-Beşiroğlu, Prof. Dr. Ş.Şehvar; Türk Müzik Geleneğinde Kadınlardan Kadınca Müzik, www.musikidergisi.net
-Özalp, M. Nazmi; Türk Musikisi Tarihi, MEB yay. Ankara 1986
-Öztuna, Yılmaz; Türk Musikisi Ansiklopedisi, I-II, MEB, 1974
-Tanrıkorur, Cinuçen; Osmanlı Dönemi Türk Musikisi, Dergâh yay. 2003
-Taşan, Turhan; Kadın Besteciler, Pan yay. 2000
-Uluçay, Çağatay; Padişahların Kadınları ve Kızları, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1980

Add comment 19/11/2009

GEÇMİŞ RAMAZANLAR OLUR Kİ…

osmanli_saray_ramazan_sofrasi_minyatur

Ömür mevsimimizden yapraklar birer birer dökülüyor.. Her geçen gün eskiyi biraz daha arıyoruz. Ramazanlarda da eskiye olan özlem hiç bitmiyor. Eski Ramazanlar deyince herkesin muhakkak anlatacak bir şeyleri oluyor. Hiç kuşkusuz Eski Ramazanları da bizlere suskun bir şekilde sayfalar arasında bekleşen hatıralar ve hatıratlar anlatıyor.

Binbir Renk, Binbir Güzellik Mevsimi
Başlı başına bir manevi iklim, bir medeniyet olan Ramazanlar, karagözü, ortaoyunu, meddahı, kahvelerde musiki alemleri, direklerarası gösterileri, mahyaları, teravihleri, manileri, sahurları, iftarları ile pek çok edip, şair, yazarın yazılarına kitaplarına konu olmuş. Elbette ki Ramazan ayı İstanbul’la daha bir güzel yaşanmış, İstanbul ve Ramazan, Eski İstanbul’da Ramazan hatıraları kültürümüzde hep ayrı bir yere sahip olmuştur. Ramazan öyle farklı bir iklim ki rivayetlerde “evveli rahmet, ortası mağfiret, sonu da cehennemden azad olma” ayı olarak zikredilir. Hatıratlarda Ramazan ayının her anı farklı bir güzellikte yaşanmış ve nakledilmiş.

INDONESIA
Tatlı Bir Telaş: Onbir Ayın Sultanı Şehrimizde
Bunlardan ilki Ramazan’ın gelişiyle başlayan tatlı telaş. Öyle bir telaş ki bugün de kısmen bunu yaşamak mümkün. Evlerde, çarşıda-pazarda, camide, kısaca bütün şehirde bir hareketlilik gözleniyor. Sermet Muhtar Alus eski Ramazanlardan bahisle bu ayın gelişini ve hazırlıkları şöyle anlatıyor: “Artık adım başında çeşit çeşit Ramazan alametleri, her tarafta faaliyet belirirdi. Cami kayyumları, hademeleri başlarında dikişli takke kavuklar, cübbeleri atmışlar, kolları, paçaları sıvamışlar. Köşe bucağın örümceği alınıyor. Boydan boya halılar, saf saf pabuçluklar süpürülüyor, camlar siliniyor, kandiller sıcak suda yıkanıp parlatılıyor, mihrabın iki tarafındaki büyük pirinç şamdanlar, avludaki abdest muslukları, şadırvanların tasları ovuluyor.

Evkaftan arabalarla yollanan tulum tulum, teneke teneke kandillik zeytin yağları, sırtlanıp indiriliyor. İmam efendilerin, müezzin efendilerin, lüpçülerinde keyif keka. Gelsin el çabukluğu marifetle ham hum şaralop, okka okka evlerine aşıramanto (aşırma) artık sofralarında sıvırya (bol bol sürekli) fasülye pilâkisi, zeytinyağlı pırasa…

İstanbul’un ana caddelerindeki dükkanlar da çeki düzene koyulurdu. Şekerciler pırıl pırıl kalaylı kaplarını yere, renk renk şurup şişelerini raflara dizerler, bakkallar, mostralarını (teşhir ettikleri mallarını) çoğaltarak, güllaçları, sucukları, pastırmaları sallandırırlar; Fırınların tezgâh etrafları pembe, kırmızı uçurtma kağıtlarının nakışlı nakışlı oyuklarıyla süslenir, has ekmek, çörekotulu pide, kazanyağlı, susamlı, makarnalık simitleri çıkarmaya hazırlanırlardı.”

Ramazan ayının ilk günlerinin rehavetine dair de, Ercüment Ekrem Talu hatıralarını naklediliyor:
“Bundan 3-4 sene evvel yine böyle bir yaz Ramazanı Borazan Tevfik, Erenköyü’nde trene biner. Tevfik dini bütün bir Müslüman. Oruç başına vurmuş bitab, şişman olduğundan sıcaktan da müteessir, bir yere ilişir. Meğer karşısında öteden beri tanıdığı biri Saim diğeri Abid isimli iki birader oturuyor. Bunlardan bir Borazan’a:
-Tevfik Bey, der. Galiba oruç fena sarsıyor.
Borazan düşünmeden şu cevabı verir:
-Ne yapayım siz iki kardeş taksim-i vazife etmişsiniz. Bana gelince hem Saim (oruçlu) hem de Abid (ibadet eden) olmak mecburiyetindeyim. Bu sıcakta kolay iş değil.”
6ramazanphotoeu1
Ramazan Gecelerini Süsleyen Işık: Mahya
Bir başka Ramazan güzelliğini mahyalar yansıtıyor. İstanbul Camileri kitabının yazarı Tahsin Öz, bir ecnebi seyyahtan şunları nakletmiştir: “Dünya yüzünde sevilmeye ve sayılmaya layık Türklerin hiçbir medeni eserleri olmasa bile yalnız şu gökten yıldızları toplayıp minareler arasında yazı yazmayı akıl edişleri ve bunda muvaffak olmaları onların medeniyette ne kadar ilerde olduklarının ifadesidir.” Mahya deyince İstanbul’da selatin camiler akla gelir. Ramazan’ın gelişiyle ilk olarak “ya Ramazan”, “Safa Geldin” yazılarıyla karşılanırmış. Daha sonraki günlerde “Ya Allah, Ya Rahman, Ya Sübhan” mahyaları minareleri süslermiş. Yine kadir gecesinde “Ya Kur’an, Ya leyletü’l Kadr” mahyaları asılırmış.

Balıkhane nazırı Ali Rıza Bey’in Ramazana dair anlattıklarından musikimizle alakalı olanı ilginçtir. “…Müezzinler yatsı vakti gelince çifte ezan okurlar. Misafirler de ağır ağır kollarını sıvayarak abdest almaya başlarlar. Müezzinler de arka safta cemaatin hazırlanmalarını beklerler. Saflar yavaş yavaş düzelir, ayinler, teşvişler ve ilahilerle namaz kılınır. Yatsı namazında muayyen bir beste takip olunmazsa da teravihin her dört rekatı eda olundukça müezzinler ilahiler ve ayinler okurlar. İlk dört rekat sonunda Saba ve Dügah, yahut Bestenigar ve ikinci dört rekatta Hüzzam ve üçüncü dört rekatta ekseriya Ferahnak ve dördüncüde mutlaka evc, beşincide de behemahal Acem bestelerinden ilahi okunur. İmam efendi de mihrabdan okunan ilahinin makamıyla okumak zaruretindedir.

Sözün, Sohbetin Meclisi: Ramazan Geceleri
Ramazan gecelerinin ayrı bir güzellikte olduğu da bilinir. Lakin eski İstanbulların Ramazan geceleri de ayrı bir güzel ve bereketli geçermiş. Bu kez Ahmet Rasim’in kaleminden kış geceleri Ramazanları da şöyle anlatılıyor: “Bir zamanlar kış Ramazanlarında evlerde toplanarak teravihler kılındıktan sonra, tefsir, buhar-i şerif, kısas-ı enbiya, mesnevi şerhleri, siyer, menakıb-ı meşayıh, hikayat-ı evliya, muharebat-ı meşhure, cihannüma, tâcü’t-tevarih, naima, Raşit, Cevdet, alâ tarihleri gibi hoşa giden kitaplar, el yazısı daha nice makbul eserler okunur, tekkelerde zikirler, devranlar yapılır, bazı yerlerde muhammediyye, ahmediyye, battal gazi, taberi, binbir gece, Leyla ile mecnun, Ferhat ile şirin, arzu ile kanber, hayber kalesi, kesikbaş, dev masalları ile vakit geçiştirilir, musikiden fasıllar, şarkılar geçilir imiş.

Ramazan’ın vazgeçilmezlerinden davulcular ve Ramazan manileri de muharrirlerimizden Ahmet Rasim’in derlemesiyle bizlere kazandırılmış. Yazar, “bunlar Saba ve Dügah üzerinden okunurdu.” diyor. Manilerin birkaçı ise şöyle:

“Besmeleyle çıktım yola
Selam verdim sağa sola
A benim devletli efendim
Ramazanın mübarek ola.

Davulumun ipi tekir
Bana derler Deli Bekir
Aşçıbaşı baklava getir
Yiyemezsem geri götür

Davulumun ipi kaytan
Sırtımda kalmadı mintan
Verin beyler bahşişimi
Sırtıma alayım mintan.

Tanzimatın ilanından sonra Bab-ı Ali tarafından Ramazan münasebetiyle yayınlanan ilannamede Ramazanda dikkat edilmesi gereken hususlar anlatılmış, Padişahın camileri ziyaret edeceği camilere gideceği zikredilerek, Padişahın geçeceği yolların temiz tutulması ve edebe aykırı hareket edilmemesi istenmiştir. Büyük caddelerde, uygunsuz yerlerde, dükkan önlerinde, halkın geliş gidişini engelleyecek şekilde oturulması yasaklanmış, yine caddelerde kadınlara edebe aykırı davrananların cezalandırılacağı vurgulanmış Ayrıca kadınların teravih namazı kılmaları için de Sultanahmet, Şehzade ve Laleli camilerinde yer tahsisi yapıldığı bunun dışındaki camilere girmelerinin yasak olduğu, açık saçık kıyafetle dolaşmalarının yasaklandığı ve gece on birden sonra sokaklarda kadın kalmayacağı da vurgulanmıştır.

Eski Ramazanlara Vefa ve Yeni Ramazanlara uyanmak
Ramazan aynı zamanda bir kültür olarak, kurumlarıyla, ruhları saran iklimiyle en güzel şekilde ihya edilmiş. Eski Ramazanlar bize bir medeniyeti, bir mevsimi bütün derunuyla yaşatıyor. Belki aynı duyguları yaşayamayız ama en azından ailemize ve çevremize Ramazan ayının farklı olduğunu hissettiren işler yapmalıyız. Bu da ancak geçmişe dönüp bakmak ve kayıplarımızı görmekle mümkün..

Kaynakça
Ali Rıza Bey (Balıkhane Nazırı), İstanbul’da Ramazan Mevsimi, Kitabevi yay. , İst. 1998
Ahmet Rasim, Ramazan Karşılaması, Arba yay. , İst. 1990
Sermet Muhtar Alus, Eski Günlerde, İletişim yay. İst. 2001
Süheyl Ünver, Bir Ramazan Bin bir İstanbul, Kitabevi yayınları, İst. 1997

Add comment 13/09/2009

canımız, bebeğimiz elif ranamız dünyaya geldi. 03.09.2009*hacer-kamil büyüker

elifrana 010elifrana 010 (1)

1 comment 05/09/2009

Previous Posts


 

Kasım 2009
M T W T F S S
« Sep    
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
30  

Arşiv

Kategoriler

linkler

Sayfalar

Popüler Yazılar

Son Yorumlar

salih on PINAR DERGİSİ: Kültür ve Sanat…
Hayrettin on PINAR DERGİSİ: Kültür ve Sanat…
Neden ki? on PINAR DERGİSİ: Kültür ve Sanat…
Fatih Gündoğan on canımız, bebeğimiz elif ranamı…
Salih on PINAR DERGİSİ: Kültür ve Sanat…

Top Clicks

Blog Stats

Meta