Posts filed under 'DENEMELERİM'
İLMİN EVVELİ, ÂHİRİ
Kâmil Büyüker
Geleneği keşf etmeden, geleceğin inşa edilmeyeceğini arif olan herkesin anlayacağı muhakkaktır. Bu yüzden Babanzâde Ahmet Naim “Vazifemiz vaz’ı cedid değil, keşf-i kadimdir.”[1] diyerek, öncelikle yeni şeyler söylemenin değil, kadim olanın, köklü olanın ortaya çıkarılmasının önemini ifade etmişlerdir. Hâl böyle iken her şeyin başına ilmi ve en önemlisi marifet ilmini koyan ecdadımız, medeniyeti de böyle ilim, irfan, hikmet üzerine bina etmişler. Evet, “ilim ile çıkan yolun sonu aydınlık, cehl ile çıkılan yolun sonu karanlıktır”, düsturunu medeniyetimiz, en güzel şekliyle temsil etmiştir.
Evvela ilmin evveli, kendini bilmek, Rabbini bilmek demekti. Öyle ki İmam-ı Gazali, hakiki ilim, yalnızca Allah için tahsil edilir ve insanı Allah’a yaklaştırır, Allah’ı hatırlatmayan ve O’na yaklaştırmayan ilim, ilim değildir diyerek, ilmin gayesini açıklamıştır. İşte ilim tarihimiz açısından hazin sonu hazırlayan sebeplere baktığımız zaman, bunun ilmin aydınlık yolunu terk etmekten kaynaklandığını görürüz. Bugüne gelindikte durum, dünden ders alınmadığının resmidir. Adına ilim yuvaları denen okullara sağlam ve temiz giren çocuklar, kendilerini bilinmez bir akıbetin kollarına bırakıyorlar. Alkol kullanma yaşı 12’ye iniyor, fuhuş yaşı yine hakeza, uyuşturucu liseye varmadan çocukları akrep gibi sarıyor. İlmin havası teneffüs edilmesi gereken binalardan, zehirli dumanlar yükseliyor. Bir başka mutasavvıf sözüyle de ilim, edep demekti. Ama okullar külhanbeyliğinin, âdâba mugayir hareketlerin, çarpık ve gayrı meşru ilişkilerin mekanı olmaya doğru gidiyor.. Bu hususta önce aklımıza estikçe edebiyatını yaptığımız Yunus’u dinlesek kafi gelecek. Ne diyor Yunus:
“İlim ilim bilmektir ilim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsen ya nice okumaktır
Okumaktan ma’ni ne, kişi Hakkı bilmektir
Çün okudun bilmezsin ha bir kuru emektir.”[2]
Ey gafil kişi, ey eyyamperest, senelerini kendini unutarak, kendini kaybederek boşa geçiriyorsun, kuru bir emekle kendini avutuyorsun, ki ne zaman kendini bildin, Rabbini bildin, kişi hakkını, kul hakkını bildin ilmin hakkını verdin, deyu çağa hayrıyor Yunus. Şimdi sözü dosdoğru söyleyen eğip bükmeyen Üstad Necip Fazıl Kısakürek’e kulak verelim. Necip Fazıl Kısakürek de halimizi, ahvalimizi ve yapmamız gerekenleri gençliğe hitaben bakın nasıl anlatıyor: “Bugün, komik üniversitesi, hokkabaz profesörü, yalancı ders kitabı, çıkartma kağıdı şehri, muzahrafat kanalı sokağı, fuhş albümü gazetesi, şaşkına dönmüş ailesi ve daha nesi ve nesi, hasılı, güya kendisini yetiştirecek bütün cemiyet müesseselerinden aldığı zehirli tesiri üzerinden silkip atabilecek, kendi öz talim ve terbiyesine, telkin ve telbiyesine memur vasıtalara kadar nefsini koruyabilecek, tekbaşına onlara karşı durabilecek ve çetinler çetini bu işin destanlık savaşını kazanabilecek bir gençlik…” Halimizi tasvire başka söze hacet var mı acaba?
İlmin evvelinde kendini bilmek, Rabbini bilmek olmayınca bütün talihsiz sonuçlar kaçınılmaz oluyor. İlmin kalitesi binaların haşmetiyle, teknik donanımın artırılmasıyla, bilgisayar, laboratuarla değil, mahiyetle, içerikle, manayla alakalıdır. İlmin manasından, hakikatinden habersiz olan gençlik elbette ki, ilmin de, kendi fikri, zihni ve ahlaki dünyasının da namusuna halel getirecektir. Yine Yunus’a kulak verip kendini bilmeyenin ilmi neye dönüyormuş öğrenelim. Yunus bu kez akıbeti daha açık bir şekilde ifade ediyor:
İlm okumak bilmeklik kendözünü bilmektir
Pes kendözün bilmezsin bir hayvandan betersin[3]
Peki ilim ve ilim tahsil edilen yuvalar nasıl olmalı? Bu hususta Mehmet Kaplan bir yazısında şöyle der: “Sınıfa günlük olayları ve politikayı sokmak gerektiğini söyleyen genç öğretmene, kutsal bir binaya tecavüz edilmiş gibi, ani bir çıkışmayla: “Hayır” dedim.”Sınıfın kapı ve pencereleri dışa, sokağa ve hayata sımsıkı kapalı olmalıdır. Sınıf mutlak hakikat, mutlak güzellik ve mutlak iyiliğin konuşulduğu yegane yerdir. Lütfen ona hayatın durmadan her an değişen karışık, şüpheli ve tehlikeli oyunlarını karıştırmayın.”[4] Çevremizdeki okullara dönüp bakalım nelere açık nelere kapalı.. okulda neler konuşuluyor, koridorlarda, sınıflarda mutlak hakikat, mutlak güzellik üzerine söz söyleyebilecek insanlara rastlıyor muyuz?
İlmin evvelini tayin ettikten sonra, önümüze çetrefilli bir yol çıkıyor, esas bilenle bilmeyenin ayrımına varılacağı mücadele şimdi başlamış oluyor. Eskiler, aslında eskimeyen ferasetleri, bakışları ve hikmetleriyle ne kadar güzel ifade etmişler: “İlmin evveli soğan gibi acı, ahiri bal gibi tatlıdır.”[5] Kolay değil, bilen bilmeyen, alim cahil, aydınlık karanlık, apaçık ortaya çıkıyor. Zor ve çileli bir yol ama sonrası.. Sözün ifade ettiği hakikat apaçık ortada. Evveline layık olanlar, ahirinde bal yemeyi hak edebilirler. İlim tahsili zora talip olanların, sıkıntıya, cefaya razı olanların yolu. Eyyamcıların, alemcilerin, gafillerin yolu değil. İlim, ucuza alıp satılan meta, fiyakalı diplomalara hapsedilen çerçevelik, müzelik bir şey değildir. İlim tahsili, yola çıkmak, yola revan olmak, aramaktır. Ve tabi nasibinde olan için bulmaktır..
Sözümüz ilmin evveline ve ahirine razı olana, talip olana… Yoksa “gafile kelam, nafile kelam.”
[1] Dücane Cündioğlu, Keşf-i Kadim, Gelenek yayınları, İst. 2004
[2] Ayvaz Gökdemir, Sevgi Gökdemir, Yunus Emre Güldeste, Kültür Bakanlığı yay., Ank. 1996
[3] Hüsrev Hatemi, N’etti Yunus N’etti, Pan yayınları, İst. 2004
[4] Mehmet Kaplan , Sevgi ve İlim, ‘Hayat ve Okul’ s.217, Dergah Yayınları, İst. 2002
[5] Serkan Özburun, Bir Bab-ı Ali Kahvesi, Kaknüs yay. İst 2004
1 comment 10/02/2007
HİKMET VE HAKİKAT YOLCULUĞU VE ADIMLARIMIZ
Lokman Hekim’ e sordular:
-Hikmet’i kimden öğrendin?
Şöyle cevap verdi:
-Körlerden! Çünkü emin olmadan ayaklarını basmazlar!
Rivayet olunur ki Lokman (a.s.) bu sözün devamında şunları da söylemiştir:
“…Çünkü onda bir temkin vardır ki, ayaklarını koyar ve yürürler. Yok eğer böyle olmazsa, terk ederler ve kendisinde temkin bulunan diğer bir yönü ararlar. Bundan dolayı kendisindeki ve akıbetindeki şeyi iyice düşünmeksizin hiçbir şeyi yapmazlar! (Lokman Hekim, Hikmetler Kitabı, s. 25, İst 2005)
Hayat yolculuğu: meslekler ayrı, akıbet aynı
İnsanın hayat yolculuğunda vasıl olması gereken önemli noktalardan birisidir, hikmet ve hakikatin bilgisine ulaşabilmek. Şöyle tasavvur edersek ki “kainat bir denizdir, biz insanlar ise meçhul bir semte doğru yol almış giden (hayat gemisi) nin yolcularıyız. Dalgaların çarpıntısı ile sallanan geminin içinde biz de sallanmaktayız. Bununla beraber kimimiz kazan ağzında ocaklara kömür atıyor, kimimiz güvertede elleri arkasında gezinip bakınıyor; kimimiz de kaptan köprüsünde önünde pusula, dümen tutuyor…” (Gençlerle Başbaşa, Ali Fuat Başgil, Yağmur yay, 1977, s.27) Hepimizin bindiği gemi aynı ve vasıl olacağımız akıbette aynı. Hâl böyle olunca zevalde kemâli yakalayabilmek, hakikatin ve hikmetin ipine sıkı sıkıya yapışmaya bağlı. Öyle ki, bazen ömürlerin bile kifayetsiz kaldığı ve ibret nazarıyla bakılamayan şu âlemden nasipsiz ve garip bir şekilde ayrılan insanların da hiç azımsanmayacak derecede olduğu da bir gerçektir.
Nâbî mısraında der ki:
“Kitab-ı kâinat esrar-ı hikmetle leb-â lebdir
Şikâyet cehlden feryâd bî-idrakliklerden”[1]
(Berceste, Ali Fuat Bilkan, s.125, Nisan 2005)
Hayatın iki sırlı uyanış ve gözleri gönülleri açan dönemi
Şu koca kainatı sırlarla dolu bir kitap olarak görene içi leb a leb hikmet’le doludur. Bir yazarın ifadesiyle insanoğlunun hayatında iki doğum dönemi vardır. Bunlardan ilki anne karnından dünya gözlerini açan, dolayısıyla bilinmez bir dünyaya gözlerini açan bebeğin doğumu; ikinci doğum ise, hayata dair önemli kararların alınacağı, göz ve gönül aynalarının açılmaya başlandığı gençlik dönemi… Her iki dönemde de bir şeylerin bilgisine ulaşmak ve hayata tanımak, onu anlamlandırabilmek vardır. Bebeklik, çocukluk döneminde eşyayı tanıyan, onu teşhis ve tanımaya doğru yönelen akıl, gençlik dönemiyle artık doğruyu eğriden, iyiyi kötüden ayırmaya doğru yönelir. Kalp, özellikle gençlik döneminde gönle, ruha tesir eden gıdaları yeterince alınmazsa ve ruhu kuşatan merkezler yabancı kültürlerin işgaline açılmış vaziyette ise, hakikat ve hikmetle kucaklaşma gecikebilir. Yahya bin Muaz (r.a.) şöyle buyurur: “Gökten hikmet yağar, fakat içinde şu dört şeyden biri bulunanın gönlüne inmez; Dünyaya meyleden gönül, yarının tasasını yüklenen kişi, kardeşine hased eden kıskanç adam, insanlara karşı üstünlük sevdasına düşen şahıs.” (Vecizeler, Öğütler, Parolalar, Ali Ünlü, Şule yay. 2003, s.125) Zamanlar dünyaya meyil zamanlarıdır, zamanlar ahir zamandır ve gençlik sorgusuz sualsiz, önüne sunulan zehir dolu aşı yemek zorunda bırakılmaktadır. Üstad Necip Fazıl’ın dile getirdiği gibi “birinden nur akar, birinden yanda kir…”
Benliğimizi saran uğursuz misafirleri hayatımızın dışına çıkarmak, hayatımıza hikmeti buyur etmek
Bir yanda hikmet, sağnak sağnak yeryüzü semasındadır, bir yanda yerin altından geçen kanalizasyonlar yerüstünü kuşatmıştır hem de en ücra köşelere kadar… Prof. Ali Fuat Başgil o meşhur “Gençlerle Başbaşa” isimli eserinde çözümü şöyle tarif ediyor: “ Benliğinizin kapısını ve penceresini açıp da, şuursuzca içeri aldığımız bu uğursuz misafirleri, aklımızın ışığı ve irademizin rehberliği ile kapı dışarı edebiliriz.” (s. 50) Hem maddi anlamda hem manevi anlamda hayatlarımızı ve istikbalimiz olan geçlerimizin hayatlarını kuşatmış olan ve yazarın da ifade ettiği şuursuzca içeri buyur ettiğimiz o kadar çok şey var ki. Bugün evimize giren teknolojinin madden ve manen evin içerisinde insanları ayırdığı bir hakikattir. Misafirin, dostun, akrabanın girmediği evlere, bugün televizyonla, internetle, dünya giriyor. Ve tabi dünya ile birlikte akıl almaz rezil manzaralar da giriyor… Ve maalesef gençlik ikinci doğumunu yaptığı toplumun kucağında ve bu evrede kendini yanlış kumandaların ve yanlış tuşların esaretinde buluyor.
Çare: adresi doğru yerde aramak
Çare nedir peki? Ömürlerimize ısmarlama çizilmiş olan hudutları ve projeleri reddedip, yazar Mümin Sekman’ın ifadesiyle “ya bir yol bul, ya bir yol aç, ya da yoldan çekil” deme iradesini göstermeliyiz. Bizi hakikate ve hikmete ulaştıracak yollara ve yolculara eyvallah demeli diğer bütün kapıları kapatmalıyız. Bilmeliyiz ki baki olan hakikattir ve hakikatin hatırı şahısların hatırından üstündür. Bizler O yüce “hakikate” ve O’nun yoluna ulaştıracak bilgi olan “hikmete” talip olmuş insanlarız. Ve bu yolda ayaklarımızı yerden kaydırmayacak ve adımlarımızı sabit kılacak tek çözümün de bu olduğunu bilmememiz gerekmektedir. Sözün hülasası hikmet ve hakikat şairi Mehmet Akif’ten:
“Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete ram ol
Yol varsa budur bilmiyorum başka çıkar yol ”
[1]Manası: Bu kainat kitabı hikmet sırlarıyla dopdoludur. Şikayet cahillikten, eyvâlar anlayışsızlıktan!…
Add comment 08/02/2007
ÖTELERE ÇAĞIRAN BİR KUTLU SEFER
Kâmil Büyüker
1.
Hep özlenen, beklenen, aşıkların uykusunu kaçıran, dertlilerin yüreklerinde bir sızı gibi saklı duran o mübarek beldelere yolculuk her mü’minin aklında, kalbindedir. Kimisi imkan bulur gidemez, kimisi imkanı olmadığı halde öyle ister, öyle ister ki Hacca gitmiş gibi Hak Teala muamele eder. Ama nihayetinde O istemezse, davet gelmezse bu yolculuk gerçekleşmez. Biz de öyle bir yüce davetle Dosta, Sevgiliye yürüdük, yollara düşdük. Yola çıkmadan önce zihnime kazınan satırlarda şunlar yazıyordu. Allah dostları edeben “Hacca gidiyorum, Hacca gittim” demezlerdi. Peki ne derlerdi? “Rabbim beni çağırdı, davet etti” derlerdi. Eğer ortada bir ihsan, bir lütuf var idiyse, bu Rabbimizin kereminden, ihsanındandı. Yok eğer yola çıkmayı istedik ama çıkamadık, bilelim ki bu kendi nefsimizden… Öyle buyurmuyor muydu Hak Teala ve Subhanehu: “Size bir iyilik/hasenat isabet ederse bilin ki bendendir, ama başınıza bir kötülük/seyyiat isabet ederse onu nefsinizden bilin.” Evet, davet yüce bir makamdan idi, bize de saygıyla, edeple, sabırla yollara düşmek kalıyordu.
Bir mübarek sefer olsa gitsem
Kabe yollarında kumlara batsam
Hûb cemalin bir kez düşte seyretsem
Yâ Muhammed canım arzular seni
2.
Onun boyasıyla boyananlar, onun cilasıyla kalplerini cilalayanlara bütün yollar açık… havada, karada, hiç fark etmez, yolun uzunluğu kısalığı hiçbir şeyi değiştirmez tam tersine o sarsılmaz imanı daha da perçinler, yaralarımız acıdıkça, kanadıkça daha da bir severiz Mevla’yı, O’nun sevgilisini ve O’na götüren yolları… Üç saat yirmi dakika sonra Mekke-i Mükerreme’deyiz. Kerem sahibi bizi hanesine kabul etti. Biz de daha büyük bir aşkla “Lebbeyk Allahümme Lebbeyk, Lebbeyke La Şerike Leke Lebbeyk, İnnel hamde venniğmete leke vel mülk La Şerikelek” “Buyur Allahım Buyur! Emrindeyim Buyur!..” diye telbiyelerle kulluğumuzu, aczimizi itiraf ederek ev sahibine teslim olduk. İhramlarımızla/ kefenlerimizle arasata, meydana, mahşere koşmak için, pervaneler gibi vızırdıyoruz. Kelebekler gibi beyaz örtülerimizle bir o yana bir bu yana koşuşuyoruz. Vakit yaklaşıyor. Hane sahibi beytine Beyt-i Atik’ine, Mescid-i Harama, Beytullah’a çağırıyor. Efendimiz (s.a.v) buyurmuşlardı ki, “Kabe ilk görüldüğünde yapılan dua reddolunmaz” Aklımızdan o kadar çok şey geçiyor ki, geride bıraktığımız eş dost akraba, neler istemişlerdi bizden, nasıl sıraya koymalı, nasıl söylemeli, dile getirmeli, acaba kelimeler kifayetsiz mi kalacaktı? En iyisi kalbimizi yine sahibine teslim etmekti. Kalpleri evirip çeviren Allahım, her şeyin en iyisini bilirdi. Vakit yaklaştı. Babüs-selam kapısından içeri edeple girdik, Mescid-i Haram, revaklar arasından göründü. Etrafında beyaz bir hâle, etraf ışıl ışıl, yüreğiniz alabildiğine haşyet, hayret, ürperişle dolu. Hemen sütûnlara dayanıp, huzuruna vardığımız ve dünya gözüyle gördüğümüz yeryüzünün ilk beyti Kabe-i Muazzama’ya ve O’nun Rabbine dönüp ürperen bir kalp ve yaşaran gözlerle dualar ediyor ve yalvarıyoruz.
3.
Yürük değirmenler gibi dönerler
El ele vermişler Hakk’a giderler
Gönül Kâbe’sini tavaf ederler
Muhammed’in kösü çalınır bunda
Ol serverin demi sürülür bunda
Kendimizi, pervaneler gibi, yürük değirmenler gibi dönen dairenin içinde buluyoruz. Bütün kainat cezbe haline bir nokta etrafında dönüyor. Havf ve reca arasında O’na sığınıyor, O’ndan yardım diliyor. Dualar dualara karışıyor, sesler seslere, her yer tek nefes, kainat hep aynı zikri tekrar ediyor “Allahü Ekber Allahü Ekber La İlahe İllallahü vallahü Ekber. Allahü ekber velillahi’l hamd” Tavafın her şavtında ayrı bir güzellik saklı. Dini, dili, ırkı, milliyeti farklı yetmiş iki çeşit millet yan yana, omuz omuza Ademin çocukları olarak aynı kaderi paylaşıyor, aynı kapıdan yardım diliyor. Kiminin gözü yaşlı, kimi huşudan yanındakini dahi fark edemeyecek durumda, kimisinin kucağında çocuk bu güzel sofraya onu da ortak etmiş, kimisi bağrı yanık Kabe’nin kapısına sımsıkı tutunmuş, sanki: “kapında köleyim, beni dünyanın köhneleşmiş lezzetlerinden kurtar!” dercesine yalvarıyor. Her lisan ve insan kendi lisan-ı hâliyle yalvarıyor, yakarıyor.
4.
Aradıklarını bulamayanlara ne demeli…
Hakk’ı arar isen kalbinde ara
Kudüs’te Mekke’de Hacc’da değildir.
Gönül onu bulmamış ise taşın söyleyebileceği çok şey yok. Kalp nazargah-ı ilâhidir. Bunu bilmediyse bu yolun yolcusu, Mekke, Medine, Kudüs ona çok fazla bir şey söylemez. Beyazıd-ı Bestami Hazretleri üç defa Hacca gittim der. “İlkinde Hane’yi/ Kabe’yi gördüm, sahibini göremedim. İkincisinde Hane’yi de, sahibini de gördüm. Üçüncüsünde Hane’yi değil, Sahibini gördüm” der.
Hacc’dan murad Hakk’ı bulmaktır, O’na yaklaşmaktır. Yol odur ki Hakk’a vara, yol odur ki Mevla’yı bula. O’na varmayan, O’nu bulmayan/buldurmayan yol neye yarar. Yolun merkezi de, Gönül’dür.
İş bununla da bitmiyor:
Savm u salat ü hac ile sanma biter zâhid işin
İnsan-ı kâmil olmaya lazım olan irfan imiş.
Asıl aldananlar işin bunları yapmakla bittiğini zannedenlerdir.
Arafat’ta vakfeye duran arif olan, hakikate vakıf olan ve irfan yolculuğuna çıkan her can haccını ikmâl etmiş oluyor. Gönül kirlerini, gözyaşlarımızla yıkadıktan sonra, bir daha geri dönmemek üzere eski libaslarımızdan soyunduk, eskiye dair ne varsa elimizin tersiyle ve la süpürgesiyle attık elhamdülillah.
5.
Evlad ü iyal’den geçerek
Ben ravzana geldim
Ahlakını meth etmede
Kur’an diye sevdim
Yolculuğumuzun en sevgiliye vardığı noktada kelimeler kifayetsiz kalıyordu. Çünkü o en sevgiliydi, kainatın nuru, gözbebeğiydi… İnsan gözünü nasıl her şeyden sakınır, sevdiğini nasıl kollar, onun hatırasını nasıl ihtimamla, özenle muhafaza eder. İşte bu geçtiğimiz yollarda adım başı Efendimiz’in ayak izleri saklı duruyor. Hicretin, çilenin, aşkın, “Rabbimiz Allah’tır” diyen kutlu elçinin ve yıldızlarının sesleri yankılanıyor, her adım başında… Yeşil Kubbe’ye yaklaştıkça, Ravza-i Mutahharra’ya doğru, Cennet kanatlı kuşlar oluveriyoruz. Şu sahte dünyada yaşanacak en büyük Cennet ve işte Bahçesi. Az ötede bahçenin Gülü. Gül-i Muhammedî (s.a.v.) Biz geldik Ya Rasülallah! Sana layık ümmet olamasak da, ayıplarımızla, kusurlarımızla, kıskançlıklarımızla ve sayamayacağımız kötü hasletlerimizi de alarak sana geldik. Efendimiz “Beni, vefatımdan sonra ziyaret edenler, sağlığımda iken beni ziyaret etmiş gibidirler.” buyuruyor. Biz de her şeye rağmen kanadı kırık kuşlar gibi, gözü yaşlı çocuklar gibi senin şefkatle saran ravza-i pakine geldik.
6.
Gönül hûn oldu şevkinden boyandım Ya Rasülallah
Nasıl bilmem bu nirane dayandım Ya Rasülallah
Ezel bezminde bir dinmez figandım Ya Rasülallah
Cemalinle ferahnak et ki yandım Ya Rasülallah
Salat ve selam Sana, âl-i ezvac-ı tahirat ve ehl-i beytine… Yine selam olsun hulefa-i raşidin, sahabe-i güzin efendilerimize ve bütün ehl-i iman ve ehl-i İslâm’a…
Gitmeyi istemek belki kolay ama dönmeyi istemek hiç de kolay değil. Her yolculuk da bir gün nihayet bulacaktır. Alem-i ervah’tan, alem-i berzah’a giden yol gibi. Hacc yolculuğu tavafıyla, say’ıyla, arafat’ıyla, müzdelife’siyle, mina’sıyla, şeytan taşlama’sıyla ve üzerimizde taşıdığımız kefeniyle (ihram) hiçliğin, yokluğun, ölümün ve son’un bir provasıdır. Parçaların Bir’de tümlenmesi, birleşmesidir. Hacc’ın ruhlarımızda açtığı bu yangın hiç sönmesin, hiç bitmesin bu pervane gibi dönüşler…
Yanmaktan usanmazam Mevlam
Pervane miyem bilmem ah
Hiç sonunu saymazam Mevlam
Divane miyem bilmem ah.
1 comment 06/02/2007



