Kâmil Büyüker

tasavvuf, tarih, edebiyat

BİR ZERRE Kİ ARŞA GEBE

“Konuşuyorsak sözcükleri iyi anlamak, düşünüyorsak kavramları iyi bilmek, yaşıyorsak duyguları iyi tanımak zorundayız. Çünkü kelimeleri anlar, kavramları bilir, duyguları ise tanırız. O halde sözcükleri anlamadıkça dile, kavramları bilmedikçe düşünceye, duyguları tanımadıkça kendimize dair, kısacası anlamadan, bilmeden, tanımadan hazreti insana dair asla sağlıklı bir tasavvur sahibi olamayız.” (s.106) diyor Dücane Cündioğlu, son kitabı “Hz. İnsan” da. İnsanı anlama çabası, varlığın özünü ve hakikatini anlama çabasıdır. Nitekim bu hep böyle olmuştur; meselesi insan olan, kaybettiğini yine kendinde arayan düşünce sistemleri, felsefi akımlar, düşünce adamları bu sancılı, netameli konuda çok şey yazıp çizmişler, geride bizi düşünmeye sevk edecek önemli eserler bırakmışlardır. Sadece gazete köşesinde görebildiğimiz ama bugünkü anlamıyla gazetecilik ölçülerinin dışında bir yazar Dücane Cündioğlu. Eser, sahibini en iyi anlatan ve onu resmeden vasıtadır. Yazar Dücane Cündioğlu bir süredir Yeni Şafak’taki köşesinde “Ey Talip” nidasıyla bir şeyler söylemeye çalışıyor. İşin özünde bir mürşid’in müridine, bir ustanın çırağına, bir hocanın talebesine yazdığı mektup misali yazılar olan bu mektupların bir kısmı “Hz. İnsan” adıyla Kapı yayınlarından çıktı.

Tenzih ve teşbih arasında bir ince çizgi
“Kendisiyle başı belada, tek başına, sahilsiz” bir köşede sesini duyurmaya çalışan bu huzursuz adam, nihayetinde kaygısı çektiği, huzurunu kaçıran, uyku uyutmayan meselelerine bizleri de bu kitapla ortak ediyor. Yine kelimelerin kıyıları belirsiz, derinliği ölçümsüz ummanındayız. Yine iğne ile kuyu kazarcasına canhıraş bir gayret, yine karınca misali yükümüz boyumuzdan büyük, yine bir zerre ki arşa gebe… Şair Necip Fazıl “Dev sancılarımın budur kaynağı” diyor ya işte öyle bir şey galiba. Yazar kitaba Nuh’un gemisi ile seyahate çıkarak başlar. Teşbih ve tenzih iki anahtar kelime. İlerleyen sayfalarda kelimeler perdelerini kaldırıyor. Nuh tufanında “Her şey O’ndandır,” dediler ve kurtuldular. “Her şey O’dur”, deselerdi boğulurlardı, nitekim dediler ve boğuldular. Tenzih ehli kurtuldu, teşbih ehli helak oldu. Zahirde. Bir de aynanın diğer tarafına bakalım: “Şehrin birinde bir tefrika almış yürümüş, insanlar cephelere ayrılmışlar: “Her şey O’ndandır,” diyenler ve “Her şey O’dur” diyenler. Ak sakallı bir pîre gidip sordu bir tacir “Efendimiz ne buyururlar acaba, Her şey O’mudur, yoksa her şey O’ndan mıdır?” cevap vermiş: “Her şey O’dur diyenler çok ama çok ciddi bir hata işliyorlar,” demiş Tacir hemen atılmış, sevinçle “Demek ki Her şey Ondandır!” diye yaşlı adamın sözünü tamamlamak istemiş. Yaşlı adam, “Elbette,” diye mukabele etmiş gür bir sesle, “Her şey O’ndandır demek lazım!” sonra belirli belirsiz bir sesle: “Her ne kadar hakikatte her şey O ise de…” (s.9-10)

Hayy’dan Hû’ya düşmek
Kitabın satır aralarında yazarın, felsefenin, tasavvufun, hikmetin, mantık’ın, belagatin dehlizlerinde dolaştığı görüyoruz. Sadece dolaşmak değil bizatihi içine daldığını da müşahede ediyoruz. Zaten bütün bu saydığımız ilimler birbirlerinin tamamlayıcısı değiller mi? Elimizde isli bir fener ile Hz. İnsan’ı sayfalar arasından aramaya devam ediyoruz. “Kalbin kalbe secdesi, hüve’l-bâki, Hû sorusu, hû’nun sorusu, Hz. İnsan’ın tevazusu, Hz. İnsan’ın fakrı, Hz. İnsan’ın urûcu, Hz. mi, hazret mi?” gibi başlıklar kitapta dikkatimizi çekiyor. Dilimize pelesenk olmuş ama hep olumsuz anlamda kullanılmış bir kelimeyi tahlil ediyor yazar: Haydan gelen hûya gider… “Hay” ile Cenab-ı Hakk’ın “Hayy (Diri) isminin, “huy” ile de Hû (Hüve=O=Vücud) isminin kastedildiği malumdur. Buraya kadar durum anlaşılabilir fakat sonrası: “Halvetilikte müritler seyr-i sülûk esnasında esmay-ı seb’a (yedi isim) zikretmekle vazifelidirler: Tehlil (La İlahe İllallah), Allah, Hû, Hakk, Hayy, Kayyum, Kahhar. Şeyh Efendi müride, haline göre ona bu isimlerden birini zikretme görevi verir ve mürit sırasıyla makamdan makama bu isimleri zikretmek suretiyle basamakları çıkardı. Dikkat edilirse 3. sırada Hû, 5. sıradaysa Hayy ismi yer almaktadır. Şayet sâlik, 5. mertebede kalmayı ve ilerlemeyi başaramazsa, hâli tekrar geriye avdet eder ki bu takdirde Hayy’dan gelip Hû’ya gitmiş (düşmüş) olur; yani –tam da halkın kastettiği anlamda- bütün yaptıkları boşa çıkmış olur.” (s.35-36)

Elde bir “ah!” kaldı
Platon’un ifadesi ile “hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayan, ama hiç yaşamamış gibi ölen modern insan” kendinden kaçtıkça, insanlığından ve insan olmanın ona yüklediği sorumluluklardan da kaçıyor. Elde geriye sadece “ah” kalıyor. Yazarın ızdırabının düğümlendiği noktada bu olsa gerek: “Hakikaten insan, insanlık itibarını kaybetti; çünkü Shakespear’ın deyişiyle: “ölümsüz yanını” (immortal part) yani anlama/ bilme/ tanıma yetisini, insan olma kabiliyetini yitirdi insan, hem de yitirebileceği kadar!” şimdi ise soruyu soruyor yazar. Çünkü sorusu olmayanın cevabı olamaz: “Elinde kalan ne var şimdi? Cevap verilmişti oysa. Bir tek hayvanî yanı, en canavar yanı kaldı insanın! Anlama, bilme, tanıma yetisi olduğu halde, bu yetilerini kullanmak istemeyen, anlamaktan, bilmekten, tanımaktan kaçınan, kaçınmak ne kelime, bizzat kaçan bir canlı.” (s.108) İnsanın tarihi bu tür iniş çıkışlarla doludur. Her çıkışın bir inişi vardır ama bu kez her başlangıcın bir sonu vardır demek geliyor içimden. Beklenen son Hz. İnsan’ın sonumu yoksa Hz. İnsan’ı anlayamadan göçüp giden İnsanlığın mı? Dücane Cündioğlu size bu küçük risalede, şirazesini kaybetmiş insana Hz. İnsan’ı anlatma derdinde. Siz neredesiniz?

Hz. İnsan, Dücane Cündioğlu, Kapı Yayınları, 124 s. , 2009

Yorum yapılmamış »

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.