Kazım Karabekir’in DEFTER-İ HAYATI
16/05/2009

Yakın tarihin belki de en sıcak gelen yüzünü, hamasetle yüklü ya da resmi ideolojinin siparişi ile kaleme alınmış kitaplardan sıyrılıp hatırat limanına demirlemekte bulabiliriz. Öyle ki bazen hatıratlar pek çok şey söyler, gizliyi aşikar eyler, sırrı faş eder, doğru söyler veya yanlış söyler ama her hâlükârda tarihi/tarihi şahsiyetleri doğru yargılayabilmek için hatıratlara ihtiyaç vardır.
“Her işin evvelâ hakikatini ara ve öğren!”
Daha geçmişi yüzyıla bile varmayan bir cumhuriyet neslinin yakın tarihine dair çok önemli bilgi ve belgelerin mahrem olması ne acı değil mi? Şükür ki o mahrem sandıklarda mahfuz hatıratlar gün yüzüne çıkmakta ve okurla buluşmakta. YKY yayınları bir dizi yakın tarih defteri neşrinden sonra şimdi de yakın tarihimizin önemli bir siması olan Kazım Karabekir Paşa ile ilgili önemli belge, defter ve hatıraları yayınlamaya başladı. Bir zamanların önemli askeri, Cumhuriyetin kurucu kadrosunun önemli bir siması, İzmir Suikastı sebebiyle idamla yargılanmış muhalif şahsiyeti, “İstiklâl Harbimizin Esasları” kitabı toplatılmış ve yakılmış bir muharrir ve fikir adamı olan Kazım Karabekir’in yayınlanan eserleri bizim için her yönüyle çok önemli… İlk eser İstiklâl Harbimiz ( 2 Cilt 2008) idi. Ama esas eserler ilk defa gün yüzüne çıkan defterlerden oluşuyor. İlk defter “Hayatım” (YKY, Aralık 2008) ismini taşıyor. Hayatıyla ilgili hemen her şeyi kaleme alan Kazım Karabekir’in bu ilk defteri, daha Rüştiye (Ortaokul) sıralarında iken tutmaya başladığı günlüklerden oluşuyor. 11 Ağustos 1298 (23 Temmuz 1882) yılında doğan Karabekir, günlüklerinin 1907’ye kadar olan kısmını sonradan kitap haline getirmiştir. Esasen defterlerin ikinci kısmı yayıncının notuna/ailenin beyanına göre aslına dokunulmadan yayınlanacaktır. Yani Paşa’nın hayatının 1906’dan sonraki safhasının hiçbir müdahale olmadan “Günlükler” ismiyle yayınlanacak olduğunu öğreniyoruz. Kitapta özet olarak, Kazım Karabekir’in büyük bir zahmet, meşakkat ve sıkıntıyla geçen çocukluk günlerini, sonrasında büyük bir askeri deha olmaklığına doğru geçen süreçte yaşadıklarını, 1907 yılına kadar Osmanlı’nın manzara-i umumiyesi karşısında düşüncelerini okuyabiliyoruz. Paşa’nın ailesi tarafından kurulan Kazım Karabekir Paşa Vakfı bu önemli hizmetin baş mimarıdır. Giriş yazısında Paşa’nın sözünü nakleder: “Vatandaş! yanlış bilgi felaket kaynağıdır. Her işin evvelâ hakikatini ara ve öğren! Sonra münakaşasını istediğin gibi yap! Birincisi vicdanına, ikincisi seciye ve irfanına dayanır.” Ve defterin ilk sayfasını araladığımızda Karabekir “Ne idik, ne olduk? Mutlak bilinmelidir.” diyor ve ekliyor: “Bu dünyada herkesin hayatı, kendi hatırasında bir resimli kitaptır. Eğer bunu yapmazsa, kendisiyle beraber silinip gidecektir.” Yazmak ve yazdığından lezzet duymak… Bunu Karabekir bizzat yaşamış bir isim. Çocukluğuna dair mufassal sahneler görüyoruz. Bazı bahisleri de muhtasar geçtiğini söylüyor kendisi. Keşke daha uzun yazılabilseydi… Hangi bahisler peki onlar: İttihat ve Terakki Cemiyeti Teşkili, Arnavutluk, Balkan Harbi, Harb-i Umumi, İstiklâl Harbi…
Cenkte en önde gönüllü bir baba ve arkada cesur bir anne
Dedesi kasabada emlak sahibi, ziraatla meşgul bir insan. Bir gün kasabaya Kırım harbine gidecek askerlerin yazımı için memurlar gelir, kimse evladını askere yazdırmaya yanaşmamış, saklamış, farklı mazeretler öne sürmüş, Karabekir’in dedesi bu hâlden müteessir oluyor ve haykırıyor: “Bu köyün şerefi var! Eskiden yüzlerce gönüllü sipahi sevine sevine cenge giderken bize ne oldu da şimdi herkes çocuğunu kaçırıyor… Bu devletin namusunu kim kurtaracak? Yazıklar olsun!” demiş ve sonra 18 yaşındaki oğlunun kolundan tutarak memurlara “yazın Mehmet’imi defterin başına birinci gönüllü!” demiş. Babasının asker olarak orduya katılması Kazım Karabekir’in hayatında da önemli bir seyahatin de başlaması demekti. Zira Babasının tayinleri ve sürekli yer değiştirmeleri Kazım Karabekir’in de uzun yolcuklarının ilk basamağını oluşturmuş. Sayfalar arasında şunları kaleme alıyor: “Babamla Van’dan Harput’a atlarla, Harput’tan Sivas üzerinden Sinop’a arabalarla, Sinop-İstanbul-Cidde’ye vapurla, sonrada develerle seyahat yaptık.” (s.24) Babası Mehmet Emin Paşa, Karabekir’in hayatında dürüstlüğü, yaptığı hizmette her ne surette olursa olsun, gerektiğinde sürgün yemek pahasına da olsa hakikati savunmuş bir insan olarak önemli bir iz bırakmış. Annesi Ziynet Hanım çok cesur bir İstanbul kadını. Öyle ki annesini anlattığı örnekler onun kahramanca, cesurca duruşunu gözler önüne seriyor: “Balkan Harbinde ben Edirne’deyim. Bulgar ordusu Çatalca’ya yürürken, İstanbul’da aileler arasında bozgun yapmış. Bazıları Anadolu’ya kaçmışlar. Birkaç komşu anneme gelmişler: “Bulgarlar İstanbul’a gelirse bizleri keser, haydi Anadolu’ya geçelim” demişler. Annem de cevap vermiş, “Oğlum Edirne’de muhasarada, Bulgarlarla muharebe ediyor. Mümkün olsa ona yardıma giderdim. Ben kapımın arkasına satırı hazırladım. Kapımı açacak Bulgarın kafasına yerleştireceğim. Siz de benim gibi yapın!” demiş.” (s.27)
Mekke’de geçen yıllar: İlk Oruç, Hac ve Kabe’nin içinde bir küçük yürek
Zeyrek yanında mahalle mektebinde geçen hoş hatıralarda medeniyet tarihimizin önemli eğitim merhalelerinden mahalle mektepleri ve amin alaylarının ayrı bir havasını teneffüs ediyoruz. Sonrasında ilk yolculuk Van’a gerçekleşiyor. Sonra Harput, sırasıyla Mekke, İstanbul ve Kuleli Hayatı, İzmit’e seyahat, Selanik, Manastır hep uğrağı olmuş, durağı olmuş şehirler… Gezdiği, dolaştığı görev yaptığı her şehrin farklı bir hatırası var ama Mekke hatırları burada hususiyle zikredilmesi gerekiyor. Karabekir’in hayatına yönelik bu bölüm görebildiğimiz kadarıyla bugüne kadar hiç mevzu bahis olmuş görünmüyor. Zira 1890 yıllarında gerçekleşen bu seyahatte oraya dair gözlemleri dikkate değer türden. Bugün yerinde yeller esen, Ecyad kalesinden, Hindiye Kalesinden, evlerinin altında bulunan Seyd-i Süleyman Türbesine, irili ufaklı mescitlere kadar pek çok anekdot bulmak mümkün. Yine dikkat çekici bir husus babası Mehmet Emin Paşa’nın Mekke’de vefat etmesi ve Cennetü’l Mualla isimli Hz Hatice Validemizin de medfun bulunduğu mezarlığa defnedilmesidir. O yıllarda 80 bin nüfusu olan Mekke’ye 200 binden fazla Hacı geldiği oluyormuş. İlk oruçla Mekke’de tanışan Kazım Karabekir yine güzel bir ihsana daha Mekke’de kavuşur. Kabenin yıkandığı ve temizlendiği zamanları anlatır ve şunları nakleder: “Ben iki defa Kâbe’nin içine girdim. İçeride de “Ya Hannan, Ya Mennan, Ya Deyyan, Ya Sübhân” adlı direkler var. Aralarında büyük kandiller var. İçeriden her cepheye ikişer rekâtlık namaz kılınıyor. Sonra yıkanıyor.” (s.65) Üç defa yaşanmış güzel bir hac mevsiminden sonra 1309’da yola çıkılır. Ama büyük bir eksikle: Babasının vefatı. Kazım Karabekir için babasının yokluğu onda derin izler bırakır. Araplardan çok şeyler öğrenir, olumlu olumsuz pek çok yönlerini nakletmiştir. Genel de güzel hatıralarla yoluna devam eder. İstanbul’a gelişte 1310-1311-1312 tarihleri Fatih Askeri Rüşdiyesinde geçmiştir. 1313-1314-1315 senelerinde ise Kuleli İdadisinde okur. Bu arada ağabeyi Hamdi’nin teşviki ve telkini ile İttihat ve Terakki Cemiyetine üye olmuştur. Abisi ona cemiyeti anlatmış ve yemin ettirmiştir. Okul hayatında hep bir adım ilerde, hep açık sözlü, idareci, otoriter, basamakları istikrarlı ve emin bir şekilde çıkan bir Paşa portresi görüyoruz. Fransızca’ya merakı ve vukufiyeti sayesinde yine o dönemde yayınlanmış bir çocuk dergisine “Çoban ile Kral” adlı Fransızca bir hikaye göndermiş ve hikayesi yayınlanmıştır.
Kuleli Askeri İdadisinde bir garip(!) ders: Kudurî Şerhi
Kuleli İdadisinden sonra yaşadıkları da dikkat çekici: “Artık Kuleli İdadisini bitirmiştim. Fakat başımıza bir akaid dersi çıkardılar. Kudurî şerhini de üçüncü sınıfta okuduk. Harbiye sınıflarında da bu dersler devam edecekmiş. Makine ve Kozmografya arasında bunun ne lüzumu var bilmem. Bir gün akaid-i diniye hocasına kainat hakkında bir sual sordum. Kızdı ve “sen düşün de bana cevabını ver” dedi. İmtihanda da numaramı kırmış. Jimnastikten de birkaç numaram kırıldı. Harbiye’ye ikincilikle geçtim. Bunu iki satırla şöyle tasvir ettim ve beni taziye eden arkadaşlarıma okudum:
Umduğumuz çıkmadıysa etmeyiz biz de fütur
İki sene zahmetin çek, bir sene rahat otur.” (s.114-115)
Karabekir’de üç sarsılmaz ve hayat veren ruh
Karabekir’i Karabekir yapan ruhu da yine kendi satırlarından okuyalım: “Dimağımda en büyük üç ruh tanıyorum. Hz. Peygamberin, Sultan Fatih’in, Babamın…” (s.115)
26 Ocak 1948 yılında Ankara’da tamama eren bir hayatın çok önemli bir basamağını bu eserde görmek mümkün. Bu açıdan bakıldığında Kazım Karabekir Paşa’nın hayatına şekil veren bu çok önemli yılları okumak, büyük adam olma yolunda kilometre taşlarını anlamak ve kavramak için bu defterler önem arzediyor. Temennimiz YKY yayınlarının hazırlamayı vaat ettiği bu kitabın tamamlayıcısı olan “Defterler” in de bir an önce okurla buluşmasıdır.
Kitabın Künyesi: Kazım Karabekir, Hayatım, 298 s. , Yapı Kredi Yayınları, Aralık 2008,
Entry Filed under: YAZILARIM. .
Trackback this post | Subscribe to the comments via RSS Feed