Archive for Mayıs, 2009

Kazım Karabekir’in DEFTER-İ HAYATI

 

26

Yakın tarihin belki de en sıcak gelen yüzünü, hamasetle yüklü ya da resmi ideolojinin siparişi ile kaleme alınmış kitaplardan sıyrılıp hatırat limanına demirlemekte bulabiliriz. Öyle ki bazen hatıratlar pek çok şey söyler, gizliyi aşikar eyler, sırrı faş eder, doğru söyler veya yanlış söyler ama her hâlükârda tarihi/tarihi şahsiyetleri doğru yargılayabilmek için hatıratlara ihtiyaç vardır.

“Her işin evvelâ hakikatini ara ve öğren!”

Daha geçmişi yüzyıla bile varmayan bir cumhuriyet neslinin yakın tarihine dair çok önemli bilgi ve belgelerin mahrem olması ne acı değil mi? Şükür ki o mahrem sandıklarda mahfuz hatıratlar gün yüzüne çıkmakta ve okurla buluşmakta. YKY yayınları bir dizi yakın tarih defteri neşrinden sonra şimdi de yakın tarihimizin önemli bir siması olan Kazım Karabekir Paşa ile ilgili önemli belge, defter ve hatıraları yayınlamaya başladı. Bir zamanların önemli askeri, Cumhuriyetin kurucu kadrosunun önemli bir siması, İzmir Suikastı sebebiyle idamla yargılanmış muhalif şahsiyeti, “İstiklâl Harbimizin Esasları” kitabı toplatılmış ve yakılmış bir muharrir ve fikir adamı olan Kazım Karabekir’in yayınlanan eserleri bizim için her yönüyle çok önemli… İlk eser İstiklâl Harbimiz ( 2 Cilt 2008) idi. Ama esas eserler ilk defa gün yüzüne çıkan defterlerden oluşuyor. İlk defter “Hayatım” (YKY, Aralık 2008) ismini taşıyor. Hayatıyla ilgili hemen her şeyi kaleme alan Kazım Karabekir’in bu ilk defteri, daha Rüştiye (Ortaokul) sıralarında iken tutmaya başladığı günlüklerden oluşuyor. 11 Ağustos 1298 (23 Temmuz 1882) yılında doğan Karabekir, günlüklerinin 1907’ye kadar olan kısmını sonradan kitap haline getirmiştir. Esasen defterlerin ikinci kısmı yayıncının notuna/ailenin beyanına göre aslına dokunulmadan yayınlanacaktır. Yani Paşa’nın hayatının 1906’dan sonraki safhasının hiçbir müdahale olmadan “Günlükler” ismiyle yayınlanacak olduğunu öğreniyoruz. Kitapta özet olarak, Kazım Karabekir’in büyük bir zahmet, meşakkat ve sıkıntıyla geçen çocukluk günlerini, sonrasında büyük bir askeri deha olmaklığına doğru geçen süreçte yaşadıklarını, 1907 yılına kadar Osmanlı’nın manzara-i umumiyesi karşısında düşüncelerini okuyabiliyoruz. Paşa’nın ailesi tarafından kurulan Kazım Karabekir Paşa Vakfı bu önemli hizmetin baş mimarıdır. Giriş yazısında Paşa’nın sözünü nakleder: “Vatandaş! yanlış bilgi felaket kaynağıdır. Her işin evvelâ hakikatini ara ve öğren! Sonra münakaşasını istediğin gibi yap! Birincisi vicdanına, ikincisi seciye ve irfanına dayanır.” Ve defterin ilk sayfasını araladığımızda Karabekir “Ne idik, ne olduk? Mutlak bilinmelidir.” diyor ve ekliyor: “Bu dünyada herkesin hayatı, kendi hatırasında bir resimli kitaptır. Eğer bunu yapmazsa, kendisiyle beraber silinip gidecektir.”  Yazmak ve yazdığından lezzet duymak… Bunu Karabekir bizzat yaşamış bir isim. Çocukluğuna dair mufassal sahneler görüyoruz. Bazı bahisleri de muhtasar geçtiğini söylüyor kendisi. Keşke daha uzun yazılabilseydi… Hangi bahisler peki onlar: İttihat ve Terakki Cemiyeti Teşkili, Arnavutluk, Balkan Harbi, Harb-i Umumi, İstiklâl Harbi…

Cenkte en önde gönüllü bir baba ve arkada cesur bir anne

Dedesi kasabada emlak sahibi, ziraatla meşgul bir insan. Bir gün kasabaya Kırım harbine gidecek askerlerin yazımı için memurlar gelir, kimse evladını askere yazdırmaya yanaşmamış, saklamış, farklı mazeretler öne sürmüş, Karabekir’in dedesi bu hâlden müteessir oluyor ve haykırıyor: “Bu köyün şerefi var! Eskiden yüzlerce gönüllü sipahi sevine sevine cenge giderken bize ne oldu da şimdi herkes çocuğunu kaçırıyor… Bu devletin namusunu kim kurtaracak? Yazıklar olsun!” demiş ve sonra 18 yaşındaki oğlunun kolundan tutarak memurlara “yazın Mehmet’imi defterin başına birinci gönüllü!” demiş. Babasının asker olarak orduya katılması Kazım Karabekir’in hayatında da önemli bir seyahatin de başlaması demekti. Zira Babasının tayinleri ve sürekli yer değiştirmeleri Kazım Karabekir’in de uzun yolcuklarının ilk basamağını oluşturmuş. Sayfalar arasında şunları kaleme alıyor: “Babamla Van’dan Harput’a atlarla, Harput’tan Sivas üzerinden Sinop’a arabalarla, Sinop-İstanbul-Cidde’ye vapurla, sonrada develerle seyahat yaptık.” (s.24) Babası Mehmet Emin Paşa, Karabekir’in hayatında dürüstlüğü, yaptığı hizmette her ne surette olursa olsun, gerektiğinde sürgün yemek pahasına da olsa hakikati savunmuş bir insan olarak önemli bir iz bırakmış. Annesi Ziynet Hanım çok cesur bir İstanbul kadını. Öyle ki annesini anlattığı örnekler onun kahramanca, cesurca duruşunu gözler önüne seriyor: “Balkan Harbinde ben Edirne’deyim. Bulgar ordusu Çatalca’ya yürürken, İstanbul’da aileler arasında bozgun yapmış. Bazıları Anadolu’ya kaçmışlar. Birkaç komşu anneme gelmişler: “Bulgarlar İstanbul’a gelirse bizleri keser, haydi Anadolu’ya geçelim” demişler. Annem de cevap vermiş, “Oğlum Edirne’de muhasarada, Bulgarlarla muharebe ediyor. Mümkün olsa ona yardıma giderdim. Ben kapımın arkasına satırı hazırladım. Kapımı açacak Bulgarın kafasına yerleştireceğim. Siz de benim gibi yapın!” demiş.” (s.27)  

Mekke’de geçen yıllar: İlk Oruç, Hac ve Kabe’nin içinde bir küçük yürek

Zeyrek yanında mahalle mektebinde geçen hoş hatıralarda medeniyet tarihimizin önemli eğitim merhalelerinden mahalle mektepleri ve amin alaylarının ayrı bir havasını teneffüs ediyoruz. Sonrasında ilk yolculuk Van’a gerçekleşiyor.  Sonra Harput, sırasıyla Mekke, İstanbul ve Kuleli Hayatı, İzmit’e seyahat, Selanik, Manastır hep uğrağı olmuş, durağı olmuş şehirler… Gezdiği, dolaştığı görev yaptığı her şehrin farklı bir hatırası var ama Mekke hatırları burada hususiyle zikredilmesi gerekiyor. Karabekir’in hayatına yönelik bu bölüm görebildiğimiz kadarıyla bugüne kadar hiç mevzu bahis olmuş görünmüyor. Zira 1890 yıllarında gerçekleşen bu seyahatte oraya dair gözlemleri dikkate değer türden. Bugün yerinde yeller esen, Ecyad kalesinden, Hindiye Kalesinden, evlerinin altında bulunan Seyd-i Süleyman Türbesine, irili ufaklı mescitlere kadar pek çok anekdot bulmak mümkün. Yine dikkat çekici bir husus babası Mehmet Emin Paşa’nın Mekke’de vefat etmesi ve Cennetü’l Mualla isimli Hz Hatice Validemizin de medfun bulunduğu mezarlığa defnedilmesidir. O yıllarda 80 bin nüfusu olan Mekke’ye 200 binden fazla Hacı geldiği oluyormuş. İlk oruçla Mekke’de tanışan Kazım Karabekir yine güzel bir ihsana daha Mekke’de kavuşur. Kabenin yıkandığı ve temizlendiği zamanları anlatır ve şunları nakleder: “Ben iki defa Kâbe’nin içine girdim. İçeride de “Ya Hannan, Ya Mennan, Ya Deyyan, Ya Sübhân” adlı direkler var. Aralarında büyük kandiller var. İçeriden her cepheye ikişer rekâtlık namaz kılınıyor. Sonra yıkanıyor.” (s.65) Üç defa yaşanmış güzel bir hac mevsiminden sonra 1309’da yola çıkılır. Ama büyük bir eksikle: Babasının vefatı. Kazım Karabekir için babasının yokluğu onda derin izler bırakır. Araplardan çok şeyler öğrenir, olumlu olumsuz pek çok yönlerini nakletmiştir. Genel de güzel hatıralarla yoluna devam eder. İstanbul’a gelişte 1310-1311-1312 tarihleri Fatih Askeri Rüşdiyesinde geçmiştir. 1313-1314-1315 senelerinde ise Kuleli İdadisinde okur. Bu arada ağabeyi Hamdi’nin teşviki ve telkini ile İttihat ve Terakki Cemiyetine üye olmuştur. Abisi ona cemiyeti anlatmış ve yemin ettirmiştir. Okul hayatında hep bir adım ilerde, hep açık sözlü, idareci, otoriter, basamakları istikrarlı ve emin bir şekilde çıkan bir Paşa portresi görüyoruz. Fransızca’ya merakı ve vukufiyeti sayesinde yine o dönemde yayınlanmış bir çocuk dergisine “Çoban ile Kral” adlı Fransızca bir hikaye göndermiş ve hikayesi yayınlanmıştır. 

Kuleli Askeri İdadisinde bir garip(!) ders: Kudurî Şerhi

Kuleli İdadisinden sonra yaşadıkları da dikkat çekici: “Artık Kuleli İdadisini bitirmiştim. Fakat başımıza bir akaid dersi çıkardılar. Kudurî şerhini de üçüncü sınıfta okuduk. Harbiye sınıflarında da bu dersler devam edecekmiş. Makine ve Kozmografya arasında bunun ne lüzumu var bilmem. Bir gün akaid-i diniye hocasına kainat hakkında bir sual sordum. Kızdı ve “sen düşün de bana cevabını ver” dedi. İmtihanda da numaramı kırmış. Jimnastikten de birkaç numaram kırıldı. Harbiye’ye ikincilikle geçtim. Bunu iki satırla şöyle tasvir ettim ve beni taziye eden arkadaşlarıma okudum:

Umduğumuz çıkmadıysa etmeyiz biz de fütur

İki sene zahmetin çek, bir sene rahat otur.” (s.114-115)

11Karabekir’de üç sarsılmaz ve hayat veren ruh

Karabekir’i Karabekir yapan ruhu da yine kendi satırlarından okuyalım: “Dimağımda en büyük üç ruh tanıyorum. Hz. Peygamberin, Sultan Fatih’in, Babamın…” (s.115)

26 Ocak 1948 yılında Ankara’da tamama eren bir hayatın çok önemli bir basamağını bu eserde görmek mümkün. Bu açıdan bakıldığında Kazım Karabekir Paşa’nın hayatına şekil veren bu çok önemli yılları okumak, büyük adam olma yolunda kilometre taşlarını anlamak ve kavramak için bu defterler önem arzediyor. Temennimiz YKY yayınlarının hazırlamayı vaat ettiği bu kitabın tamamlayıcısı olan “Defterler” in de bir an önce okurla buluşmasıdır.

Kitabın Künyesi: Kazım Karabekir, Hayatım, 298 s. , Yapı Kredi Yayınları, Aralık 2008,             

Add comment 16/05/2009

Bir İstanbul Hanımefendisinin Kaleminden Portreler

pic%20(87)

 

Münevver Ayaşlı, Osmanlı’yı ve Cumhuriyeti görmüş-geçirmiş, olup bitenleri hayal penceresinden değil bizzat hakikat penceresinden okumuş ve kaleme almış, ismi gibi hanım bir münevverimizdir. 93 yıla (1906–1999) sığdırdığı bereketli bir ömürle tanıklık ettiği tarih sahnelerine kayıt düşmüş, tanışıklıklarını, gördüklerini, geçirdiklerini kaleme almıştır. Rumeli, Balkanlar onun coğrafyasıdır. Selaniklidir ama Selanikli olup da dönme olmadığını ifade etmek için şu cümleleri sarf eder: “Fakat umumi manada anlaşıldığı gibi Selanikli değil, Türküm!” Her defasında da babası Cafer Tayyar Bey’in Evlad-ı Fatihan’dan olduğunu üzerine basa basa da ifade eder. Bir vakitler çocukluk dönemlerinde “İstanbul güzel mi?” sualine Münevver Ayaşlı “Eh fena değil” cevabıyla karşılık verir vermesine ama İstanbul, döner dolaşır yine kendisine vatan olur.

 

Nükte, Rivayet, Efsane, Hakikat iç içe…

 

Münevver Ayaşlı, yazarlık yıllarında ve Yeni İstanbul gazetesinde gazetecilik hayatında kaleme aldığı yazıları ve eserleri bir zaman sonra tekrar okur ile buluştu. Timaş yayınları Münevver Hanım’ın kaleme aldığı o ince ruhun, medeniyetin, edebin tezahürlerini gördüğümüz eserlerini yeniden bir dizi halinde neşrediyor. Her fırsatta tarihçi olmadığını, tarih yazmak iddiasında olmadığını ifade eden Münevver Ayaşlı çok önemli tarafımıza nakil- rivayet geleneğimize büyük bir katkıda bulunuyor. Kendi kaleminden bu hususu çok güzel özetliyor: “Biz tarihçi değiliz ve tarih yazmak iddiasında hiç değiliz. Biz içinde yaşadığımız devri, gördüklerimizle, tanıdıklarımızla, işittiklerimiz ve işitilenlerden işittiklerimizle nüktesiyle, rivayetiyle, dedikodusuyla, efsanesiyle ve bilebildiğimiz kadar hakikatiyle, bizden sonra gelecek nesillere nakletmek istiyoruz.” Bu büyük çabanın bir ürünü olarak yine önemli bir eser okurla buluştu: “Haminne’nin Suret Aynası” (Timaş yay. , Mart 2009) Haminne, eskilerin Hanım nine diye ifade ettikleri kelimenin kısaltmasıyla oluşmuş bir kelime. Esere önsöz yerine konulan Beşir Ayvazoğlu’nun yazısı (Aksiyon, Ocak 1995) da meramını çok güzel anlatıyor: “Boğaziçi’nde Bir Güzel Haminne: Münevver Ayaşlı” Haminne Boğaziçi’nden İstanbul’u kâh sevinerek, kâh üzüntü ile seyretmiştir. Öyle ki o, içeri kan ağlayarak “koca bir imparatorluğun gürül gürül çöküşüne, yeni bir devlet doğarken, bir kültürün, bir hayat tarzının, bir estetiğin, bir terbiyenin de yok oluşuna, her ânını derinden yaşayarak şahit olmuş son Osmanlılardan biridir.”  Sadece “Haminne’nin Suret Aynası” nda değil, “Dersaadet”, “Avrupa-i Osmanî ve Muhteşem İstanbul”, “İşittiklerim Gördüklerim Bildiklerim” de de bu derin izleri ve emarelerini görmeniz mümkündür.

 

            Aynadan Yansıyan Simalar

 

Haminne’nin Suret Aynası’nda tarihimizin önemli mevkiinde duran olayların ve şahsiyetlerin yanı sıra bir Osmanlı Münevverinin aynasından yabancı kimi simalar da tetkike tabi tutulmuşlardır. Eserde ilk isim Ertuğrul Gazi’dir. Yine Osmanlı’yı Osmanlı yapan Fatih Sultan Mehmet, II. Selim ve II. Abdülhamid’in yanında Sultan Mehmet Reşad ve son Osmanlılardan Sabiha Sultan, Rukiye Sultan gibi isimleri, bizzat tarihin içine girerek, yazarının, bir tarih hocası edasıyla anlatışlarını zihninize nakşediyorsunuz. Münevver Hanım’ın dinlediği bahislerin dışında bizzat görüştüğü, tanıştığı, konuştuğu, edebiyat, tarih ve sanat çevrelerinden de epey bir isim yer alıyor kitapta. Abdülhak Hamid Tarhan, Falih Rıfkı Atay, Yahya Kemal, Eşref Edib, Refik Halit Karay, İsmail Hami Danişmend, Ali Fuat Başgil, Müfide Ferit Tek v.s.  Yakın tarihimizin bu önemli simaları Münevver Hanım’ın bu eserinde çok farklı mizaç ve özellikleriyle yer almış. Mesela Tevfik Fikret hakkında en basit mükalemeleri dahi Türkçe söylemediğinden, Arapça ve Farsçaya düşkünlüğünden bahseder ama diğer taraftan Fikret’i iyi tanıyanların da şehadetiyle, Tevfik Fikret’in son derece kibirli, hırçın, alıngan, geçimsiz, insanları sevmeyen, onları fena ve hakir gören bir adam olduğunu nakleder. Sözlerine şöyle devam eder: “Şu mısraları ile benliği pek güzel anlaşılır: “Hep levs-i riya, levs-i hased, levs-i teneffü/ Kaç nâsiye vardır çıkacak pâk ü dırahşan” Galatasaray Sultanisi müdürü iken yerine başkasının tayini üzerine koparılan kıyameti hâlâ hatırlarım.” (s.79) Eşref Edib bey için de: “Hac farizasını ifâ ederken Harem-i Şerif’te tekrar tekrar zât-ı âlilerini yâd etmiş ve kendi kendime “Müslümanlık, Eşref Edib Bey’in anladığı ve anlatmak istediği Müslümanlık” demişimdir. (…) Vefakârdı, büyük ve ebedi dostu Mehmet Akif’e karşı sonsuz bir vefası vardı. Fakat Mehmet Akif ihtifallerinin hiçbirisine davet edilmez ve(ya) söz hakkı verilmezdi. Vefakâr ve sadık bir insandı. Lakin çok vefasızlık ve sadakatsizlik görmüştü. Canı gibi, hatta canında çok sevdiği memleketinde… Ahmet Emin Yalman’a devlet madalyası takıldığını bile görmüştü.” (s.73)

 

Sultan Hamid’in iğnesi

 

Kitapta yer alan yabancı isimlerden ama bir Türk dostu olan Claude Farrere’yi 1953’te vefatından birkaç sene evvel ziyaret eder ve can alıcı bir soru sorar “Üstad, Türkler hiç ziyaretinize geliyorlar mı?” cevap hüzünlü ve ciddi “Hayır” dır. Sonrasında Münevver Hanım bu durumu telafi edecek güzel bir üslupla der ki “bu durumun sizin şahsınızla ilgisi yok. Bugünkü Türkler sizi, Osmanlılara, imparatorluğa ve padişahlara mâl ediyorlar. Galiba bundan dolayı sizin ziyaretinize gelmeye çekiniyorlar.” Bu cevap üzerine Farrere: “desenize o halde bu ilgisizliğe üzülmemeliyim. Bilakis sevineyim, çok çok sevineyim. Beni ne kadar güzel bir meclise dahil etmişler de haberim yokmuş.” (s.152) Sonra Fransız şivesi ile kendinden geçercesine Osmanlı Sultanlarının isimlerini haykırmaya başlar. Esas buluşma bir tesadüfe denk gelir. O gün, kapıyı açan hanım, Münevver Hanım’a sarılır ve ağamaya başlar: “Siz Türkmüşsünüz, siz İstanbul’dan geliyormuşsunuz.” der. “Benim çocukluğum İstanbul’da Büyükdere sefaretinde geçti. Babam, Sultan Hamid zamanında İstanbul’da Rus sefiri idi. Ben bir Rus Prensi ile evlendim. Sonra Bolşevikler bizi memleketimizden kovdular. Sultan Hamid, bana çok güzel, çok kıymetli bir broş hediye etmişti. Çok seviyorum iğnemi. Lakin gurbet ve zaruret beni birçok sevdiğim şeylerden mahrum ettiği gibi, bu çok kıymet verdiğim Sultan Hamid’in iğnesinden de mahrum bıraktı.”  (s.153) İğneye dahi sadakat…

 

Münevver Ayaşlı, bu eserinde pek çok simaya ayna tutmakla kalmıyor, onları iç dünyalarımıza, hayatlarımıza da buyur ettiriyor. Haminne’nin sofrasına, meclisine oturup, bir nefes soluklanmak isteyenler buyursunlar. 

 

HAMİNNE’NİN SURET AYNASI, 207 SAYFA, TİMAŞ YAYINLARI, MART 2009

Add comment 16/05/2009


 

Mayıs 2009
M T W T F S S
« Apr   Jun »
 123
45678910
11121314151617
18192021222324
25262728293031

Arşiv

Kategoriler

linkler

Sayfalar

Popüler Yazılar

Son Yorumlar

salih on PINAR DERGİSİ: Kültür ve Sanat…
Hayrettin on PINAR DERGİSİ: Kültür ve Sanat…
Neden ki? on PINAR DERGİSİ: Kültür ve Sanat…
Fatih Gündoğan on canımız, bebeğimiz elif ranamı…
Salih on PINAR DERGİSİ: Kültür ve Sanat…

Top Clicks

Blog Stats

Meta