RUMELİDE BEKTAŞİ MİRASI
12/04/2009

Büyük bir coğrafyanın hükümranı olmuş bir medeniyetin mirasçısı olarak, dünyanın dört bir köşesinde bu derin ve köklü mirasın izlerini görürüz. Bu büyük medeniyet yürüyüşünün Rumeli ayağında sınırları, serhatleri Kırım, Budin, Peşte, Bosna Hersek, İşkodra, Selanik ve Belgrat’tan Adriyatik sahillerin inerken, Varnaları, Plevneleri, Lofçaları, Vidinleri, Eflâkleri, Buğdanları açarak ilerleyen Türk’ün kılıcı, Silistre, Eğri, Akkirman, Uyvar, Azak, Uzî, Üsküp, Manastır, Mohaç, Peçevi, Seçevî, Tepedelen, Ciğerdelen, Cankurtaran, Estergon kaleleri gibi, daha nice yüzlerce şehre mührünü vurmuştur. Dile gelen satırlarda hanım mütefekkirlerimizden Sâmiha Ayverdi, Anadolu, Rumeli ve Balkanların birbirine ne kadar aşina ve ne kadar çok benzediğini ifade eden sözleriyle bu beraberliği, bu izlerin ne kadar bizden ve sahici olduğunu çok güzel özetliyor:
“Aynı anne ve babadan doğmuş kardeşler vardır. Ama çok defa, kimi sarışındır, kimi esmer; kimi narindir, kimi hoyrat; kimi uysaldır, kimi ise dik başlı.
İşte bir kaynaşma ve kaynaştırma metodu ile çeşitli millet ve mezheplerin içine dalıp kısa zamanda hakim unsur, efendi millet pâyesini kazanan ve ana kavim imtiyazını ise beş asır devam ettiren Osmanlılar, Rumeli’de husûsi bir medeniyet çeşnisine varmışlardır.
Şu hâlde Osmanlı İmparatorluğunun cihanşümul şahlanış sebeplerini araştırırken, umumî seciyeyi tek tek hazırlayan ve bu münferit değerleri müşterek kuvvet hâlinde birbirine lehimleyip yekpâreleştiren tılsımı, tasavvuf coşkunluğunun kamçıladığı bir “îlâ-yı kelimetullah aşkına dayamayı unutmamak lazımdır.” [1]
Bu büyük beraberliğin hamurunda din ve tasavvuf elbette ki belirleyici bir amil idi. Rumeli’de bu izleri açık seçik görmek mümkündür. Örneğin “Rumeli topraklarında Gül Baba, hamâset ve tasavvuf tarihimizin el ele vermiş tek kahramanı değildir. Her derbentte, her geçitte, her kasabada, her şehirde, bu toprakları ismiyle zapdetmiş nice serdengeçti erler, erenler evliyalar yatar. Rumeli mirası sadece bununla da değildir. Bundan da mühim olan, tez zamanda şehrin camiler, mescitler, medreseler, sebiller, mektepler, ziyarethâneler, mesireler ve tekkeler ile hemen bir Türk şehri çehresi kazanıvermesidir. Bağlı, bahçeli bir bayır üstünde “Suleha-yı ümmet dervişleri gazaya giderken, âyende ve revendeye nîmet-i nefise bezleden” Gül Baba, Hızır Baba, Baba Müftah, tekkeleri, “mücahit-i fîsebîlillah dilâver bir yiğit ve şehit olan” İlyas Gazi Tekkesi, Şeyh Muhtar Baba, Arslan Paşa, Bâlî Paşa, Ahmet Bey ziyâretgâhları ve türlü türlü ilim ve irfan ocakları ile hey gidi nazlı Budin…” [2]
Rumeli köy ve kasaba isimlerinde Bektaşilik izleri
Rumeli’de tasavvufun tesirini ve halen mevcut olan izlerini bölgede bulunan köy ve kasabaların isimlerinde görmek mümkün. Rumeli’deki bu mirasa dair önemli çalışmalar yapmış olan Refik Engin’in, köy ve kasaba isimlerinden sürdüğü izlek bizi önemli bir Bektaşi mirasına götürmektedir. Osmanlı Devleti’nin Rumeli’de İskan Siyaseti ve Sağ Kolun İskânı’nı konu edinen makalesinde altı çizili satırlarda şu bilgilere yer veriyor:
“Bugün pek çoğu unutulmuş veya bunlara Bulgarca ad verilmiş olmasına rağmen, halen Sağ kolda bulunan köy adları arasında baba, dede ve şeyhlere adanmış çok sayıda köy bulunmaktadır. Kozluca Baba, Hüssam Dede, Menteş Baba, Sindel Baba, Pir Can Baba bunlar arasında sayılabilir.
Bu köyler için pek çok örnek bulunmaktadır. Bir kaza merkezi olan Kozluca, Tavşan Kozluca ve Tekke Kozluca. Saruhan İlinde bulunan Kozluca Baba’ya manevi olarak adanmış yerleşim yerleridir. Anadolu ve Rumeli Eyaletinde söz konusu kaza ve köylerden başka Kozluca Baba’ya adanmış çok sayıda köy bulunmaktadır.
Hüssam Dede köyüne ise Manisa’da Muradiye camii vakıfları arasında bulunan Hüssam Dede köyünden gelenler yerleştirilmiştir. Her iki köy de adını Hüssam Şah’tan almıştır.
Küçük Abdal tarafından kaleme alınan menakıbnameye göre Kalenderi şeyhlerinden olan Otman Baba’nın asıl adı Hüssam Şah’tır. Menakıbnameye göre Otman Baba H.780 / 1378 tarihinde doğmuştur. Bazılarının Gani Baba, Hüssam Dede de dedikleri Hüssam Şah H 883 / 1478’de yüz yaşını geçtiği halde ölmüş, öldükten sonra hilafet “İbrahim-i sâni” de denilen Akyazılı Sultan’a geçmiştir.
Hüssam Dede ile ilişkisi nedeniyle Akyazılı Sultan Tekkesine değinmek gerekmektedir. Akyazılı Sultan Tekkesi, Kozluca Kazasının Hüssam Baba köyüne sınır olan Üşenli köyünden geçen Botova nehrinin oluşturduğu vadinin yamacında yer almıştır.
Evliya Çelebi 1652’de tekkeyi ziyaret ettiği zaman menakıbdan yararlanarak Akyazılı Sultan’ın hayatı, kişiliği ve tekke hakkında geniş bilgi vermiştir. Akyazılı’nın Ahmed Yesevi’ye bağlı ve Hacı Bektaş Veli halifelerinden olduğunu, önce Bursa’ya daha sonra Rumeli’ye gittiğini belirtmiş, yüz yıl kadar yaşadıktan sonra II. Murad zamanında öldüğünü kaydetmiştir.
Bir Bektaşi tekkesi olarak kurulan Akyazılı zaviyesinde Işıkların sayısının artması üzerine Kanuni döneminde takibe alınmış, 1559 yılında teftiş edilerek rafızı Işıklara karşı tedbir alınması istenmiştir. Yeniçeri ordusunun kaldırılmasından sonra, 1243 / 1827 yılında çıkarılmış olan bir irade ile Anadolu’da ve Rumeli’de ne kadar Bektaşi tekke ve zaviyesi varsa bunları yalnız türbelerinin bırakılmasını ve her türlü vakıf emlakinin devletleşmesi emredilmişti.
Hüssam Dede köyü ile komşu olan Şüca köyüne gelince; köyde oturan yürükler Saruhanoğulları döneminden beri “ayende” ve “ravendeye” (gelene geçene) hizmet eden Şüca Baba Zaviyesine bağlı bulunuyorlardı.
Şüca Baba’nın tasavvufi kimliği Hüssam Dede, Taptuk Dede ve Akyazılı ile paralellik göstermekte; Varna, Deliorman ve Dobruca için büyük önem taşımaktadır. Şüca Baba veya Menakıbnâmesinde zikredildiği gibi Sultan Varlığı, XV. Yüzyılın bir hayli etkili olmuş Kalenderi şeyhlerindendir.
Taptuk (Taptuk Baba) köyüne gelince Varna’ya bağlı olan köy halkı yürük ve celep yazılmıştı. Saruhanda Taptık köyü bulunmamasına rağmen Saruhan’da Taptuk Baba adı sık sık kullanılmaktadır. Bektaşi ananesine göre Taptuk Emre, Yunus Emre’nin şeyhidir. Her ikisi de Hacı Bektaş-ı Veli mürididir. Yunus Emre bir şiirinde tarikat şeceresini açıklarken şeyhinin Baba Taptuk olduğunu söyler, Taptuk ise Barak Babanın halifesidir. Barak Baba Sarı Saltuk’un en sevdiği halifesidir.
Anadolu’da sıkça rastlanan Karyağdı hatun adındaki kadın evliya burada da saygı ve sevgi görmüş adına kurulan zaviyenin etrafında bir köy oluşturulmuştur. Karyağdı köyünde Naldöken yürükleri oturuyordu Saruhan’da da yürüklerin oturduğu Gördes’in bir Karyağdı köyü bulunmaktadır.”[3]
Rumeli ve Balkanlarda Bektaşi Varlığının kısa tarihi ve ilk tekke
Bektaşiliğin Makedonya ve Kosova’daki varlığı 14. ve 15. asırlara dayanır. (1450) Bu yayılış bütün Balkanları kapsamıştır. Bölgeye ilk girişi Sarı Saltık Baba, Hıdır Baba, Sersem Ali Dede ve Türkiye ile Horasan’dan gelen erenler tarafından gerçekleşmiştir. Bu bölgelerde günümüze kadar gelen türbeler bunun en iyi şahitleridir. XV. asırda Rumeli’de kurulan ilk kurulan tekke olarak Tetava’da (Kalkandelen) Sersem Ali Dede veya diğer ismiyle Harabati Baba tekkesi zikredilir. Tetova’da beş tekkenin daha var olduğunu ama maalesef mevcut olmadıklarını öğreniyoruz. Tetava kalesinde Bali Baba tekkesi, Tetova’nin kuzeybatı bölgesinde Yarar Baba, Koyun Baba, Sadruddin Baba tekkeleri vardır. Fakat günümüzde sadece Harabati Baba kalmıştır. Komünist rejiminde Harabati Baba Tekkesi turistik amaçla kullanılmıştır. Makedanski Brod’da Hıdır Baba tekkesi bulunmakta ve 14. asıra kadar dayanmaktadır. Yeni tekke Kerçova’da Muharrem Baba tekkesi ismiyle 2004 yılında faaliyete başlamıştır. Kanatlar köyünde Dikmen Baba tekkesi ve inşaatta alan Kolec Prespa şehrinde bulunmaktadır. Kaynaklarda zikredilen yirmi beş tekkeden günümüze sadece bunlar kalmıştır.
XIII. yüzyılda Hacı Bektaşi Veli tarafından Rumeli’ye geleneğin temsilciliğini yapmak üzere gönderilen Sarı Saltık ile başlayan süreç Seyyid Ali Sultan (Kızıldeli), Ali Koç Baba, Otman Baba, Akyazılı Sultan, Demir Baba gibi erenlerle devam etmiştir. Özellikle Bulgaristan coğrafyası XIII. yüzyılda Kaligra merkezli olmak üzere Sarı Saltık’ın etkinlik sahası olmuştur. Otman Baba, Akyazılı Sultan, Demir Baba, Musa Baba ve Kıdemli Baba gibi Alevi, Bektaşi tarihinin önemli temsilcileri de Bulgaristan’ın farklı bölgelerinde düşünce adına tekkeler kurmuşlardır. Yüzyıllar boyunca; Otman Baba, Akyazılı Sultan, Demir Baba, Musa Baba tekkeleri başta Bulgaristan Alevileri ve Bektaşileri olmak üzere tüm Balkan Aleviliğinin ve Bektaşiliğinin tarihî merkezleri olmuşlardır. Bu tarihî-dinî mekânlar günümüzde de Bulgaristan Alevileri, Bektaşileri için inanç merkezi olma özelliğini sürdürmektedirler. Türbeler Bulgaristan Alevileri, Bektaşileri tarafından sıklıkla ziyaret edilmekte, adak kurbanları kesilmektedir.
Rumeli Önemli Bir Bektaşi Mirası: Saltuklular
Rumeli’de Bektaşi mirası deyince öne çıkan en önemli isim Saltuklular ve Sarı Saltuktur. Tesiri bugün de devam eden Saltuklular hakkında Veli Saltık’ın yaptığı önemli bir çalışma bu hususu gözler önüne seriyor:
“Sarı Saltuk’un diğer oğlu Seyyit İsmail Saltuk, kâh Mahmut Hayranî’nin yanında kâh Hacı Bektaşi Veli’nin yanında kaldı. Ona ilişkin Saltuknâme’de şunlar anlatılır: Hacı Bektaşi Veli, Doğan Ata, Mahmut Hayranî ve Sarı Saltuk, birlikte bir toplantı yaparlar. Seyyit Mahmut Hayrani ona, Caryar adına kisvet giydirir, kılıç kuşandırır ve: Var yürü gazada ol, sana fatih andandur, diyerek Sarı Saltuk’u Hercene (Amasya) taraflarına gazaya gönderir. Ancak Selçuklu veziri Affan’ın iftiraları sonucu Sultan Alaaddin Sarı Saltuk’u ülkesinden sürer.
Velâyetnâme’de Sarı Saltuk (Doğrusu oğlu Seyyit İsmail’dir.) için şunlar söylenir:
Hacı Bektaşi Veli bir gün Arafat Dağı’ndaki çilehâneden çıkıp şimdiki Zemzem Pınarı denen pınarın yanına geldi. Pınarın yanında bir çoban koyunlarını otlatıyordu. Hünkâr çobanın sırtını sıvazlayarak:
- Adın ne, diye sordu.
Çoban:
- Adım Sarı Saltuk’tur, ne emredersiniz, deyince, Hünkâr:
- Haydi seni Rum ülkesine saldık, dedi.
Sarı Saltuk o anda erenlerin mertebesine ulaşır:
- Ya Erenler, koyunları ne yapayım, der.
Hünkâr:
-Sahipleri gelene dek onlar buradan ayrılmaz. Sen eğlenme, iki bir deme, biz sana kılavuzuz, seninleyiz, sıkıntıda yoldaşınız, der ve Sarı Saltuk’a bir yayla yedi ok verip, Ulu Abdal ile Küçük Abdal adlı iki dervişi ona yoldaş olarak verir. Sarı Saltuk oradan deniz kıyısına gelir. Seccadeyi denizin üzerine serip, dervişlerin birini sağına, birini soluna oturtur.
- Ey Erenler’in seccadesi yürü, der.
Seccade doğruca Gürcistan’a yürür. Dervişler ona:
- Ya erenler, niye Rumeli’ye doğru yürütmedin? diye sorunca o da:
- Seccadeyi Erenler yürütüyor, yanıtını verir.
Kıyıya çıkınca, o sırada orada avlanmakta olan Gürcü Kralı Görlüş, bu erenleri görünce şaşırır, ayaklarına kapanır. Sarı Saltuk onları imana çağırıp Müslüman yapar. Bir zaman sonra Sarı Saltuk dervişleri ile birlikte oradan ayrılır. Tekrar seccadeye otururlar ve Rum ülkesine doğru yola çıkarlar. Kalıgra Kalesi’ne gelirler. Kalıgra Kalesi, Lazoğullarından bir beye aittir. Orada bir ejderha peyda olmuş. Bu ejderha yüzünden kale halkı orayı terk etmiş. Abdalları kapıyı dolanırlarken o, kalenin bedenine tırmanır. Ejderha ile savaşır. Yedi başlı ejderhanın her başına bir ok saplar. Ejderha can havliyle Sarı Saltuk’un beline sarılır. Sarı Saltuk sıkışır. Hızır’ı çağırır. O sırada Hızır, Kızılca Halvet’te Hünkârla sohbet ediyormuş.
Hünkâr:
- Hızır’ım, Sarı Saltuk’u ejderha bunalttı. Belindeki kılıcı unuttu. Tez yetiş, kılıcını hatırlat, der.
Hızır bir nefeste Kalıgra Kalesi’ne varır. Sarı Saltuk’a:
- Ey gerçek eren! Yanındaki kılıcı çekip başını kessene! der.
Sarı Saltuk ona:
- Hızır’ım, Erenler hakkı için kılıcım hatırımdan çıkmıştı. Yoksa sana zahmet edip çağırmazdım, der.
Tahta kılıcını çekip ejderhanın başını keser. Hızır, vedalaşıp ayrılır Dervişleri ön kapıyı dolaşıp geldiklerinde yerde ejderhanın koparılmış yedi başını görürler.
Sarı Saltuk geri dönerken yolda gördüğü bir çobanla kale komutanına ve halkına haber gönderir, “canavarı öldürdük, kaleye dönebilirsiniz.” der.
Rum Pontuslular, 1259 yılında Haynüb (Sinop) ve yöresini ele geçirdiler. Seyyit İsmail Saltuk, bir grup gazi erenle birlikte Sinop’u gönüllü kurtarmaya gitti. Bu gazi erenler, Amasya ve Sinop Yöresi’ni kurtardılar. Ancak Saltuknâme’de İftiracı Affan Vezir diye bahsedilen, Selçuklu veziri Muhittin Pervane (1262–1277), IV. Kılıç Arslan aracılığı ile Seyyit İsmail Saltuk ve adamlarını o bölgeden uzaklaştırıp, oraya oğlunu vali olarak atadı. İsmail Saltuk da Bizans’tan yer isteyip, Gazi Erenleri ve 12.000 hane Çepni ile birlikte Deliorman Bölgesi’ne yerleşti. Sonra Kırım’a geçti. Altınordu hanı Nogay ile birlikte 1281 yılında Kırım’dan Dobruca’ya geçip, Tuna boylarını aldılar. İsmail Saltuk, Dobruca Bölgesi’ne yerleşti. 1297 yılında Dobruca’daki İsakça Kenti’nde vefat etti. Mezarı İsakça yakınlarındaki Babadağ’dadır.”[4]
Rumeli Bektaşilerinin ayırt edici vasfı: müzik ve semahlar
Bektaşiliğin önemli ritüellerinden birisi de semahlar ve musikidir. Rumeli Bektaşileri de, Anadolu Bektaşiliğinden ve tarikatlarından bu yönüyle de ayrılır. Bu açıdan düşünüldüğünde Rumeli ve çevresinin Bektaşi kültüründe musiki ve semah, tarikat yapılanmasının vazgeçilmez unsurlarındandır. Bir Bektaşi için olduğu kadar, tarikatın ileri gelenleri için de müziğin işlevsel bir yönü vardır. Müziksiz bir Bektaşi ayin-i cem’i görmek mümkün değildir. Rumeli Bektaşileri arasında kullanılan temel enstrüman, çeşitli boyutlardaki bağlama ise de bunun yerine bazen ud, keman, kanun gibi enstrümanlardan oluşan bir grubun geldiği de olur. Bazı örnekler vermek yerinde olacaktır:
Meşrebidir herkese
Yaran olur Bektaşiler
Kimse bilmez sırları
Settar olur Bektaşiler
Öldüler ölmezden evvel
Buldular Hakk’ı ayan
Zümre-i İrfân içinde
Can olur Bektaşiler
Dest-i pirden bir kadeh
Nûş ettiler bezm-i elest
Daima sermest gezip
Mestan olur Bektaşiler
Tâc-ı rehi tığbent ile
Mürşide teslim olur
Ey Nesimi sinesi
Üryan olur Bektaşiler
&&&&&&&&&&&&
Pınarımız vardır gölün üstünde
Erler gelir pirim Abdal Musa’ya
Urum Abdalları postum eynine
Bağlar gelir pirim Abdal Musa’ya
Bezirgânlar gelir Hintten yayılır
Düşen lokma ile açlar doyunur
Mü’min olan gelir Hakk’a soyunur
Soyunur gelir pirim Abdal Musa’ya
Alim kendi avını almış destine
Zülfikârı salmış yezid kastına
Tümen tümen olmuş gençler üstüne
Erler gelir pirim Abdal Musa’ya
Bir isteğim vardır gani keremden
Gel şu yezid ne bilir mü’min halinden
Kaygusuzum cüdâ düşmüş ilinden
Ağlar gelir pirim Abdal Musa’ya[5]
[1] Sâmiha Ayverdi, Türk Tarihinde Osmanlı Asırları, s.163-184, Kubbealtı Neşriyat, 1999
[2] a.g.e. s.164
[4] Veli SALTIK, Sarı Saltuk ve Saltuklular, 34. Sayı, Yaz 2005, Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi
[5] Melih Duygulu, Rumeli Bektaşileri, Kalan Müzik, 2000
*bu yazı KÜLTÜR DERGİSİ’nin son sayısında yayınlanmıştır. www.kültürdergisi.com.tr
Entry Filed under: YAZILARIM. .
Trackback this post | Subscribe to the comments via RSS Feed