
Gitmenin ya da kalmanın ne derece verilmesi zor bir karar olduğunu tarih sahnesinde en dokunaklı bir şekilde mübadiller yaşamıştır herhalde. Tarih sahnesinde cereyan eden bu hüzünlü sahnelerden önemli bir bölüm, Lozan mübadelesi dolayısıyla Kavala/ Yunanistan’dan 1924 yılında Anadolu’ya gelmiş, Kobakizâde İsmail Hakkı’nın hayatında yaşanmıştır. Yaşadıklarını hatıralarına döken İsmail Hakkı Bey’in yaşadıkları “Bir Mübadilin Hatıratı” ismiyle YKY arasından çıktı. Kızı Nilüfer Üstel ve torunu Leyla Üstel Çağatay’ın gayretleri ile tarihe kayıt düşmek adına yayınladıkları bu eser, İsmail Hakkı Beyin bir mübadil olmanın dışında Yunanistan’da bir Müslüman Türk olarak verdiği mücadeleleri de gözler önüne seriyor.
Kavala Sarışaban doğumlu (1882) Kobakizade İsmail Hakkı Bey’in (İsmail Hakkı Kobakoğlu) anıları sıradan bir hatırat değil. Çünkü Yunanistan’da bulunduğu yıllarda çok önemli görevlerde bulunmuş. “Kralın partisi” olarak bilinen Gunaris Partisi’nden 1914 yılında milletvekili seçilen ve Drama milletvekili olarak on yıl boyunca hizmet eden, 15 Türk’ten biridir İsmail Hakkı Bey. Aynı zamanda 1922-1924 yılları arasında mübadeleyi idare eden (hem de kendisinin de mübadil olacağı) mübadele komisyonunda da görev almış. Mübadele’den sonra, önce İstanbul’a sonra Samsun’a yerleşen, Samsun’da avukatlık ve tütün tüccarlığı yapmış olan İsmail Hakkı Bey, 1953 yılında Samsun’da beyin kanaması sonucu vefat etmiş.
Kitabı yayına hazırlayan torun Leyla Üstel, dedesine dair bilgi ve belgeleri derlerken, Yunanistan Drama tepelerinde, Dizvato köyünde Kobak mahallesinde yıkıntıları gezerken, her birinde birer hatıra saklı muhitleri adımlarken, yaptığı şu tesbit çok önemlidir: “Yunanistan’da “Türk Tohumu” olarak adlandırılan mübadiller Türkiye’de “Rum Tohumu” olarak adlandırılmışlar ve tüm hayatları boyunca terk ettikleri toprakların hasreti ile kavrulmuşlar.”
Hatıratın içerisinde gezinirken Kobakoğlu’nun hayatının hep mücadelelerle geçtiği görülecektir. Hep ön safta, hep mücadeleye namzet bir kişilik taşımıştır. Hakikati eğip bükmeden söylemesi ona çoğu zaman sürgün hayatı olarak yansımıştır. Girit adalarında ve Vidin Kalesinde geçirdiği sürgün günlerini de o yine lehine çevirmeyi başarmıştır.
Babası Hacı Hüseyin Efendi’nin bölgede sözü geçen bir zat olması ile birlikte 1897 yılında kurşunlanarak öldürülmesi, İsmail Hakkı beyin de mücadele azmini pekiştirmiştir. Babasından tütün tüccarlığı, mültezimlik gibi pek çok özelliği kendisine de geçmiştir. Şer’i Mahkeme’de katiplik, avukatlık yapan İsmail Hakkı bey daha sonra mücadele içerisinde geçen Milletvekilliği dönemi başlamıştır. Bunun yanında “Hakiki Kavala Halkı İntihab-ı Mebusan Mesai Heyeti”, “Cemaati İslâmiye” ve “Mübadele Cemiyeti” gibi pek çok cemiyet örgütlenmesinde de bulunan İsmail Hakkı Bey, her şart ve platformda hak arama davasından vazgeçmemiştir.
Okunan Kahriye ve Edilen Aminler…
İsmail Hakkı Bey, Bulgarların esiri, siyasi mahkum olarak Vidin’e sürüldüklerinde Vidin kalesinin etrafında esir bulunan binlerce insandan birisidir. Ama orada da sözü geçen, hakkını aramaktan çekinmeyen bir insan olarak görüyoruz. Burada esaret günlerinde yaşadığı şu satırlar hem gülümsetiyor hem de düşündürüyor:
“Bulgarların bize verdiği yemek şuydu: orada bir konserve fabrikası vardı. Fabrikadan ıskarta edilen biber çekirdeklerini kaynatıp suyunu sıcak çay gibi bize veriyorlar. Fabrika’da pişirilmiş altı aylık kuru ekmekleri keserek, parçalayarak yediriyorlardı. Üstelik günde altı defa Çar Ferdinand (1908-1918 Bulgar Kralı) namına dua ettiriyorlardı, bir yemekten evvel, bir de yemekten sonra. Bizim Pravişteli Mehmet Efendi namında bir hoca vardı. Bizim sofra dualarını okuyarak, millet de “amin” diyerek dua yapılıyordu. Ben bu vazifeyi hocadan aldım duayı ben yapacağım dedim ve her öğün bir masanın üzerine çıkarak şöyle bir dua tertip ettim: allahümme kahren ada inna vad ed-din vel hükümet-i bulgariye vel çarike Ferdinand durumullah tedmira ilah. Artık ben, Bulgarların tacıyla, tahtıyla, çarıyla, kralıyla yerlerin dibine geçmesi için Arap lisanıyla Hazret-i Allah’a var kuvvetimle bağıra bağıra yalvarıyor ve dua ediyordum. Millet bin kişi “amin” diye candan haykırıyordu. Artık Bulgar asker ve çavuşları da fevkalade memnundular. Ben duamda Bulgar Hükümeti ve Çar Ferdinand’ı karıştırıyordum. Onlar bunu lehte zannederek beni alkışlıyorlar, “bravo Kobakof” diye haykırıyorlardı.” (s.47-48)
Yine yolda mübadele sürecinde Anadolu sınırında gördükleri muamele düşündürücü ve ibret vericidir. Hasan Niyazi adında bir yüzbaşının “Vatan Hainleri! Arnavutluğu batırdınız, Makendonya’yı batırdınız, Trakya’yı batırdınız, sıra Anadolu’ya mı geldi? ithamı karşısında İsmail Hakkı bey, beyninden vurulmuşa dönüyor ve şiddetle kendisini müdafaa ediyor ve çareyi “Başkumandanlık Vekaletinde Enver Paşa” ile görüşmekte buluyor.
Anadolu günlerinde de CHF ile SCF arasında yaşanan çekişmede SCF den yana taraf olduğu ve siyasi faaliyetlerine katıldığı için resmi ideoloji ile ters düşmüş, haklarını alma uğruna verdiği mücadele sonucu Yunanistan’daki mal varlığına karşılık Anadolu’da aldığı bütün mal ve servetini kaybetmiştir (daha doğru bir ifade ile el konmuştur.) Dönemin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın sözleri bir dönemin zihniyetini yansıtması açısından ne kadar manidardır. Haksız alınan mallarının iadesini isteyen İsmail Hakkı Bey’e şöyle demiştir: “Hem Serbestçi (Serbest Cumhuriyet Fırkası) olacaksın hem de bizden mal isteyesin olur mu?”
Bir Mübadilin Hatıraları, Kobakizâde İsmail Hakkı, YKY İst. 2008