Archive for Şubat, 2009
AŞIKIN NEFESİ, AŞKIN SESİ: NEY
Aşığın gönlünden sızan, nefesine akseden ve ney’de hayat bulan ses Aşk’tan başka bir şey değildir. Bu hâl her sazda farklı bir hava bulurken ney’de ilâhi bir nefha, kutlu bir sadâ olur. Ney, Mevlevilikle, Mevlana ile bu topraklara ses verdiğinden beri, yankısı, aksi sedası hiç kesilmemiştir. Ney’e olan muhabbet aynı zamanda Mevlana’ya olan sevgidir, aşktır, muhabbettir. İzmir Ödemiş’te kırk yıl boyunca ney’i aşk ile üflemiş, talebe yetiştirmiş bir Mevlana Muhibbi olan Neyzen Sencer Derya Bey’in “Aşkın Sesi: Ney” Öğretim Kitabı, Pan yayınlarından çıktı. Rahmetli Mürşid-i Kâmil Lütfi Filiz’in evladı olan Neyzen Aziz Şenol Filiz hocasına olan vefa borcunu yerine getirmiş, eserin hazırlanmasının ötesinde esere ek olarak verilen öğrenim cd’sine de ney’i / nefesiyle katkıda bulunmuştur.
Ney’e nefes veren aşk
Eser, A. Şenol Filiz’in ifadesiyle “ney üflemeyi” bir teknik mesele olmaktan çıkaran, derin bir felsefeyi ikmâl düzeyine yükselten bir ruhla hazırlanmış. Bunu eserin yazarı Sencer Derya şu şekilde ifade ediyor: “Bir deliğinden birçok çeşit avaze, nağme ve ses çıkan bu kamış parçası esasında basit kurallarla, nota işaretleri ve kaideleriyle de hiçbir zaman öğrenilmez. Sen notayı çok iyi bilsen de, yine bir bilene neyi üflemeden danış. Aşkı, şevki, zevki, feyzi, ehlinden, erbabından öğren.” 1937’de Ödemiş’te dünyaya gelen Sencer Derya’nın da Ney’le olan mesaisi, muhabbeti Mevlevi Şükrü Dede (Ulugüvenç) ile başlamıştır. Ama eserden anladığımız kadarıyla üzerinde en fazla emeği olan isim Ankara Radyosu Neyzenlerinden Şevki Sevgin (1893-1969)’dir. Öyle ki eserin girişinde bir kadirşinaslık örneği göstererek ustası Şevki Sevgin için bir yazı kaleme almıştır, Sencer Derya Bey. Kendisinin tasavvufi bilgi ve birikiminden de feyiz alan yazar, ustasının Ney ile ilgili sarfettiği şu sözlerini nakleder: “Ney gibi uhrevi bir sazın, maneviyatla hiç alakası olmadan icrasının çok basit olduğunu söyler; neyzenlerin, gönül âlemlerine marifetullah denilen ilâhi bilgi ile doldurmalarını önemle tavsiye ederdi. Cenab-ı Allah’ı içten seven, O’na aşk derecesiyle bağlı olan neyzen de, ilâhi ses ve nağmelerin o zaman tesirli çıkarak hem kendilerine hem de dinleyenlere tesir edeceğini söylerdi. Eserin çizimlerinde de Şevki Sevgin ismini görüyoruz. Eser sadece ney metodu olmaktan öte Ney ve Neyzen’ler için kaynak bir eser durumundadır. Eserin sonuna konulmuş olan gelmiş geçmiş pek çok önemli neyzenin fotoğrafı, ilk defa belki de bu kitap vesilesi ile bir arada bu kadar geniş bir şekilde yer almıştır. Ney’in tarihçesi de bize pek çok yanlışlığı da telafi etme fırsatı veriyor. Belki çoğumuzun Mevlevi sazı diye bildiğimiz Ney’in tarihi, aslında Sümerlere kadar uzanmıştır. Bugüne kadar tesbit edilen en eski ney’in M.Ö. 2800-3000 yıllarına ait Amerika’da Phidelphia Üniversitesi Müzesinde sergilenen Ney olduğunu da kitaptan öğreniyoruz.

Arif-i billâh Lütfi Filiz (1911-2007)
Ney kamışının sırru’l esrârı
Ney’in her bir özelliğine ayrı bir mana yükleyen tasavvuf erbabı; “ney, dokuz boğumdan meydana gelmiştir. İnsan da dokuz ayda meydana gelmiştir ve gırtlağında dokuz boğum vardır. Neyin yedi deliği gibi insanın da yedi manevi deliği vardır. Bu yedi delik kapandığı vakit, zaman durmuş olur. Ney, kamışlıktan koparıldığı günlere ve insandan da önceye karşıtlarının olmadığı bir dünyaya, iyi ve kötünün ötesine dönmüştür…” şeklinde yorum getirmişlerdir. Neyin tarihçesi bölümünde de “geçmişten günümüze neyzenler” anlatılırken, bu geleneğin ne kadar köklü olduğunu ve devamlılık arz ettiğini de görüyoruz. Eser beş bölüme ayrılmış. İlk bölümde genel müzik bilgilerine yer verilmekte. İkinci bölümde neyin bölümleri, üçüncü bölümde metoda giriş, dördüncü bölümde Türk musikisinde makam, beşinci bölümde ise Türk musikisinde usuller yer almaktadır. Eser bir anlamda musiki nazariyatına giriş kitabı olarak da telakki edilebilir. Çünkü esere girişte, temel müzik bilgileri, ses özellikleri, makam bilgisi, usul bilgisi ile eserin farklılığı ortaya çıkmaktadır. Ayrıca ek olarak verilen CD ise eseri tamamlayıcı mahiyette olup, otuz bir eser Aziz Şenol Filiz tarafından seslendirilmiştir.
Eserin sonuna ilave edilen Ney şiirleri de bir başka güzelliği yansıtıyor. Aziz Kenzi Şenol Dede, Neyzen Tevfik, Derviş Ahmet Yardım, Sait Hemden Çelebi, Fuzuli gibi şair ve dervişlerin dile getirdiği şiirler de ney sazının davet ettiği, ötelere çağıran bir kutlu sedâ olma vasfını teyid ediyor. Öyleyse buyurun aşk meclisine, ney sesine…
“Ne telim var, ne mızrabım, ne yayım
Benzi soluk, bağrı delik bir nayım
Kimse bilmez bendeki esrâr nedir
Ben ezelden âşık-ı Mevlana’yım “
Derviş Ahmet Yardım
Aşkın Sesi Ney –Öğretim Kitabı + CD- Sencer Derya, 211 s., Pan yay. Eylül 2008
Add comment 19/02/2009
Uludağ’da Bir Çelebi:Osman Şevki ULUDAĞ (1889-1964)

Her şehrin sevdalısı, aşığı bir isim vardır. Bazen o şehre sadece sevdalı ve aşık olmak yetmez, o şehrin “deli” si olmak da gerekir. Hülasa şehirler bu isimler sayesindedir ki bugün bizlere mahrem sırlarını açarlar, göz kırparlar. Osman Şevki Uludağ, soyadıyla müsemma Bursa için Ulu’ bir dağ/zirve, Bursa sevdalısı bir isim. Bugün Bursa deyince yakın dönemde hatıra gelen en önemli isimlerden… Kendisi eskilerin tabiriyle tam bir hezarfen, çelebi bir zat. Doktor, bestekâr, yazar, dağcı, musikişinas, asker, tıp tarihçisi, milletvekili. Bu kadar hususiyeti şahsında toplanmış bir insan, Osman Şevki Uludağ.
Osman Şevki Bey, 1889 yılında Bursa’da doğdu. 1912 yılında Mekteb-i Tıbbıye-i Askeriye-i Şahâne’yi bitirdi. Tabib Yüzbaşı olarak 1912’li yıllardan 1922’lere kadar on yıl cephelerde görev yaptı. Balkan savaşı, Birinci Dünya Savaşı ve İstiklâl Şavaşları’na katıldı. 1914 yılı Birinci Cihan Harbi yıllarında Çanakkale, Dobruca ve Romanya cephelerinde bulundu. 1930 yılında Binbaşı rütbesiyle malûlen emekliye ayrıldı. Bursa Verem Dispanseri ve Eyüp Dispanser şefliği görevlerinden sonra 1935 yılında Atatürk’ün isteği ile Konya’dan milletvekili seçildi. İstanbul Üniversitesi’nde Tıp Tarihi Enstitüsü kurulmasına öncülük etti.
Osman Şevki Bey, 1925 yılında, öğretmenlerden oluşan Bursa Coğrafya Encümeni’nin gezisine katıldığında Keşiş Dağı’nın (2545 m) zirvesine Cumhuriyet tarihindeki ilk tırmanışı yaptı. Dağın heybetinden etkilenen dağcı dağı “Uludağ” diye isimlendirmiştir. Ankara’ya dönünce dağın ismi Bursa Vilayeti Coğrafya Heyeti’nin teklifi ve Osman Şevki Bey’in önerisi ile değiştirilmesi teklif edilmiş ve önerisi Atatürk tarafından kabul görmüştür. Böylelikle Keşiş dağı ismi “Uludağ” olarak değiştirilmiştir.(1946) Soyadı kanunu çıktığında “Bursalı” lakabıyla anılan Dr. Osman Şevki Bey’e, Atatürk tarafından “Uludağ” soyadı verilmiştir. Tıp tarihine olan ilgisi sayesinde Bursa’daki Yıldırım Darüşşifa Hastanesi‘nin Osmanlıların Anadolu’da ilk kurduğu hastane olduğunu ortaya koymuştur.
Sanatçı ve sanatkâr yönüyle de çok önemli bir isim olan Osman Şevki Bey, Ressam, Hattat, Şair, Kanuni, Bestekâr idi. Musikî’ye çocukluk yıllarında başladı. Askeri Lise yıllarında Dellâlizâde’nin talebesi olan İsmail Efendi’den ve Hafız Ahmet ( Irsoy) den meşk etti. Türk Musikîsi Konservatuvarı açılması için Milletvekili yıllarında mücadele etti. Musiki üzerine pek çok makalesi ve 120’ye yakın bestesi vardır. En önemli çalışmalarından birisi de İstiklâl Marşı için yaptığı beste olmuştur.
Osman Şevki Bey, geride Bursa’ya dair çok önemli eserler bırakmış, 1964 yılında İstanbul’da vefat ederek Zincirlikuyu mezarlığına defnedilmiştir.
Yazarın özellikle tıp tarihi alanında birçok kıymetli eseri vardır. İstanbul Suyolları ile ilgili basılmamış eserinin yanında, 120 civarında eseri olduğu, ancak bugün çok azının izine rastlayabildiğimizi ifade etmeliyiz. Osman Şevki Uludağ, soyadında olduğu gibi zirveleştiren, en önemli amil ise Bursa ve Bursa’ya dair yazdığı kitaplar olmuştur.
Eserlerinden bazıları şunlardır:
Bursa’ya dair olanlar
*Bursa ve Uludağ (1928)
*Bursa’da Verem Dispanseri (1932)
*Yeşil Camii (Bizim Matbaa, 1933)
*Bursa Kumaşları, Uludağ Keşişleri, Dervişleri, Tapınakları (Kader Basımevi, 1936)
*Uludağ (1936)
*Bursa Kadifeleri (Devlet Basımevi, ayrıbasım, 1937)
*Bursa Kumaşları (1937)
Tıp ilmi ile alakalı olanlar:
*Osmanlı Tababet Tarihi (1918) (II. Baskı, Hilal Matbaası 1964)
*Beş Buçuk Asırlık Türk Tababet Tarihi (1925) (II. Baskı, Kültür Bakanlığı 1991)
*Tıp tedrisatımızda kıdem mes’elesi İst. 1930
*Eski Tıbbımızda Değerli Kitaplar, (Ayrıbasım 1935)
*Üçüncü mıntıka etibba odası: Birinci tıbbî ve sıhhî kitaplar sergisi (Poliklinik tıbbi mecmuası neşriyatından, 1935)
*Harbi Umumide Sıhhî Tecrübeler
*Osmanlı Devrinde Türk Hekimliği
*Tıp İlmi ve Osmanlı Türkleri Devlet Basımevi, 1937
*Haseki Darüşşifası (1938)

BURSA VE ULUDAĞ’A YOLCULUK
“Dursun İstanbul’unuz,
Bursa Bizim Makbulümüz”
Bursa ve Uludağ, birbirinden ayrılmaz iki sevgili, iki sadık yâr. Bursa, Uludağ’a bakar, Uludağ Bursa’nın üzerine titrer. Bursa ve Uludağ’ı yakın tarihimizde çağrıştıran en önemli isim ve eser Osman Şevki Uludağ ve eserleridir desek herhalde yanlış söylemiş olmayız. Çünkü Uludağ’ı bir keşiş gibi inzivadan çıkaran, Uludağ yapan isim yine Osman Şevki Uludağ’dır. Osman Şevki Bey bu sevdasını, “Bursa ve Uludağ” ismiyle taçlandırmış ve bâki kılmıştır. Türk Gezginler Cemiyeti tarafından neşredilen ve sadece Bursa şehir rehberi olmaktan öte, ilmek ilmek Bursa dokunmuş satırları gördüğümüz eser, bugün Bursa İl Özel İdaresi tarafından yeniden neşredilerek, büyük bir hizmet yerine getirilmiş oldu. Yeşil Şehir Kitaplığının ikinci eseri olarak yayınlanan “Bursa ve Uludağ” kitabı, Mehmet Fatih Birgül, Dr. Levent Ali Çanaklı, Coşkun Ağra’nın özverili çalışmaları sonucu yayına hazırlanmış. Eser, sadeleşmiş metin ve orijinal metnin latinizesi şeklinde iki bölümden oluşmaktadır.
Evliya Çelebi’nin rivayetlerinde Hz. Süleyman (a.s.)’ın vezirlerinden Âsaf’ın Bursa’nın cazibesine kapılıp “Cennet burası!” diye haykırması şehrin daha sonraları “Cennet Bursa” diye anılmasına neden olmuştur. Osman Şevki Bey, İstanbul’a kıyasla Bursa’yı nitelerken şu ifadeleri dikkat çekicidir: “Bizans eserleri bulunan ve genel görünümü bir Bizans çemberi ile çevrilmiş olan İstanbul bütün yabancı eserlerden soyulmuş olarak Türklüğü ifade edemez. Türklüğü hiçbir etki altında kalmadan incelemek için en güzel şehir Bursa’dır ve Bursa tamamıyla bir Türk eseridir.” Sonrasında ise bu eseri çağdaş düşüncelere uygun olarak tanıtmak için bu eseri yazdığını beyan eder. Osman Şevki Bey’de yukarıdaki ifadelerde görüldüğü gibi, Bursa emsalsiz bir şehirdir. Kıyasa bile mahal bırakmayacak derecede “Türk” eseri bir şehir. Eseri hazırlarken Türk Gezginler Cemiyeti üyelerinden Ernest Mamboury’nin “İstanbul: Rehber-i Seyyahîn” i örnek almıştır. Yazar Bursa’ya niçin gidilir’i açıklarken Bursa’nın ehemmiyetine şu şeklide vurgu yapar: “Bursa; yeşilliği, camileri, türbeleri, camileri, türbeleri ve bunlardaki ruh ve tezyinat ile Türklüğün su katılmamış ifadesidir. Türk’ün kabiliyetini ve bir takım etkilere kapılmadan neler yapabilmiş olduğunu Bursa’da incelemek mümkündür.”(s.20) Kitabın birinci bölümünde Bursa niçin, nasıl gidilir? Sorularının cevapları verilir. Sonrasında Bursa’nın coğrafi, tarihi yapısı özetle verilir.
Osman Şevki Bey, faydalı bilgiler bölümünde ise Bursa’ya ve gezi yerlerine paytonla, kamyonet ve otomobil ile gidişin tutarlarını bir tablo halinde okura sunmuş. Esasen kitapta kullanılan tablolar verilen istatistikler dikkate değerdir. Osman Şevki Bey’in Sularla ilgili yaptığı çalışmalar bilinmektedir. Bu eserinde kaplıca suları tablolar halinde, kimyasalları, içerikleri ile verilmiştir. Bursa’nın kaplıcalarının şöhreti şiirlere de yansımıştır.
“Girenler içinde kalur/ Suyun dökünse can bulur/ Nicelere derman olur/ Kaplucası Burûsa’nın”
Eserin ikinci ölümünde seyyahlar için gezi programları sunulmuş. Üçüncü ölümde ise Bursa’nın tarihine dair çok önemli maddeler var. Bunlar arasında şehrin meydanları, camileri, türbeleri, kaleleri, köşkleri, sarayları, mektepleri, kütüphaneleri, hatta kütüphanelerindeki kitap sayılarına kadar v.s. tek tek zikredilmiş. Zaten bunca eseri okurken Bursa’da o eserleri yaşamamak, o eserlerin arasında dolaşmamak mümkün değil. Yazar tarihten bigane kalmamak için hicri ve mali seneleri miladi yıla çevirmek için bir bölüm koymuş. Eserde bir başka hususiyet Bursa’da meydana gelen önemli olayların tarihlerinin verilmiş olmasıdır. Öyle ki içlerinden birisi hem de saatiyle verilmesi dikkat çekiyor: Yunanlıların Bursa’yı istilası: 8 Temmuz 1920 Perşembe, Saat: 09:00. (s.117)
Eserin dördüncü bölümü Uludağ ile ilgilidir. Bu bahiste Sular başlığı altında kayda geçirilen Kaplan Giray Han’a takdim edilmiş olan Miyâhiye hayli dikkat çekicidir. Manzum beyitlerden oluşan eser Hasip Efendi ve Babaefendizâde Şeyh Said Efendi’ye aittir. Beyitlerde Kestane, Kurtbasar, Güher, Altınoluk, Akçağlayan, Alişar, Gülpınar, Kavaklı, Hakimşah, Laklak, Ayrancı, Soğucak, Kozpınarı v.s. sularının yanında otuz yedi su ismi zikredilmiştir. Osman Şevki Bey’in ifadesiyle bugün belki Bursa’da bunlardan yedi tanesi bile mevcut değildir. (s.182-189)
Yazarın, Uludağ’ı ziyaret etmek isteyenlere bir de tavsiyesi var: “Uludağ’a seyahat etmek isteyenler, Ağustos ayını tercih etmelidirler. Bu ayın on beşine kadar dağın en uygun zamanıdır. Diğer dönemlerde şiddetli yağmurlara tutulmak, hatta eylül sonundan itibaren kar fırtınalarına rastlamak ihtimali söz konusudur. Bu tehlike mayıs sonuna kadar sürer ve Haziranda da yağmurlara denk gelinebilir. Bu nedenle gezginler, senenin bu kısa süresini seçmeye mecburdurlar.” (s.208)
Bugün mevcut olan ve olmayan yönleriyle Bursa’yı ziyarete gelenler ellerinde bir yeni rehber, bir de Osman Şevki Bey’in seyyahlar için hususi olarak tertip ettiği rehberini alırlarsa aradaki kayıp Bursa, yada Bursa’nın öteki yüzü daha iyi görülecektir.
1 comment 09/02/2009