
İstanbul Beşiktaş’ta Barbaros bulvarı üzerinde terkedilmiş/ metruk iki bina göze çarpar. Şairin “Hor görme ehl-i harabatı/ kim içinde ne hazineler saklar” diye tasvir ettiği hal, sanki bu konaklarda da tecelli eder. Konağa doğru yaklaştıkça, sizi tarih ve saklı bir hazine karşılar. Bu iki konak Zâfir ailesinin konaklarıdır. Daha açık bir ifadeyle Şeyh Muhammed Zâfir Efendi (1825-1903) ve ailesinin bir dönem ikamet ettikleri mekanlardır. II. Abdülhamid’in Trablusgarp’tan getirtip adına tekke (Ertuğrul Tekkesi), konaklar inşa ettirip teveccüh gösterdiği Şeyh Muhammed Zâfir Efendi’den başkası değildir. Dün İslam dünyasının önemli konuklarının misafir edildiği, fertlerinin seçkin insanlardan oluştuğu Zafir ailesinin ikamet ettiği konaklarda bugün sessizlik ve garip bir sükun havası esmekte.
Tarihin çok önemli bir zaman dilimine tanıklık etmiş konaklarda on sekiz yılı geçmiş olan aile fertlerinden Güngör Tekçe, Zâfir ailesi ile ilgili bir ilki gerçekleştirerek kendi döneminde konağı ve konak halkını kaleme aldı. Ve yazdıklarını “Zâfir Konağından Bir Tuhaf Zaman” (YKY, Nisan 2007) ismiyle kitaplaştırdı. Edebiyat Fakültesi mezunu olan, bunun yanında İzmir ve İstanbul Radyolarında uzun yıllar görev yapan yazarın, şiirleri ve çevirileri de Varlık, Papirus, Öküz, E, Kitaplık gibi dergilerde yayınlanır. Yazar edebiyat ve şiirin gücünü bu eserinde de sergileyerek, kitaba akıcılık kazandırmıştır.
Tarihe kayıt düşmek ya da bizdeki ben, bendeki biz
Her eser bir tür hesaplaşmadır. Kişinin kendisiyle, tarihiyle, geçmişiyle… Yazar Tekçe kendi hakikatiyle yüzleşme adına bu eseri kaleme aldığını ifade edercesine şu sözleri dile getiriyor: “ O günleri özlüyor muyum? Özlesem geleceğe olan inancımı yitiririm. O günleri yadsıyor muyum? Yadsısam bugünümü yok saymam gerek. O türküler, o renkler, o ezgiler, o çarpıntılar, o kırılmalar, o sevişler nerde, biz nerdeyiz? Hatırlamalısın diyorum kendime; beyninin en ince kıvrımlarına dek inebilmelisin ve o da yetmez, yalnızca yaşadıklarına, deneyimlerine değil, gelirken getirdiklerine, genlerine kadar inebilmelisin ki bizdeki beni, bendeki bizi yakalayabilesin.” (s.29)
Yazarın edebiyatçı kimliği, kullandığı edebi dil, bir roman, bir tiyatro sahnesi havasında konağı anlatması, okuru da konağın içine, tarihe çekiyor. Zâfire Halalar, Avukat Sait beyler, Ressam Mehmet Ali Laga’lar, Halil Zâfirler, Ahmet Üstel’ler, kitap boyunca karşınıza çıkan sanki tanıdık simalar. Ama bütün bunların ötesinde konak sıradan bir konak değil Abdülhamid’in teveccüh gösterdiği, hürmet ettiği bir Şazeli Şeyh’inin konağı, Zâfir Konağı. Tekçe, bu özel ve önemli konağı şu cümlelerle özetliyor: “ Büyük cedleri Muhammed Hasan Şazeli. Onun ahfadından Muhammed Zâfir’in otuz çocuğu, yirmi yedi torunu ve torunlarının yirmi iki çocuğunun konakları. Nasıl bir aileydi bu? Erkeklerinin tamamı okumuş. Yüksek bürokratlar, hakimler, hukukçular, yöneticiler, ressamlar, kimyagerler, profesörler, mimarlar… Hiçbiri medrese öğrencileri gibi cerre çıkmadılar. Üç aylarda” köy köy dolaşarak yıllık geçim parası toplamayı, kısaca dilenmeyi düşünmediler. Şeyh ailesinden gelmelerine rağmen inançları gereği ayakları üzerinde durdular. İlk şeyh ve soyundan gelen küçük şeyh (Sait Zâfir’in babası, Şeyh İbrahim Zâfir (K.B.) dışında beş kuşak boyunca bir tek din adamı çıkmadı.” (s.80) konağın şazeli silsilesi Şeyh İbrahim Zâfir’le nihayet bulmuştur. İşin ilginç olan tarafı da aile fertlerinin bu tasavvufi neşveyi pek fazla devam ettirmemeleridir. Yazarın da tasavvufa ve tarikatlara karşı olan bakış açısı ve önyargıları da kitabın kimi yerlerinde dile getiriliyor.
Konağın önemli konukları
Kendisi 1937 doğumlu olan yazar konakta, Cumhuriyet sonrası zamanlarına tanıklık etmiştir. Zâfir Efendi konakları sadece II. Abdülhamid dönemi İslâm dünyasındaki önemli simaları değil, Cumhuriyet dönemi önemli simalarına da ev sahipliği yapmıştır. Kimler gelip geçmemiştir ki konaktan: Tanburi Refik Fersan’ın karısı Fahire Fersan ve ablası Faize Hanım; Dr Fahri bey yani Bülent Ecevit’in babası, yine Bülent Ecevit’in annesi ve teyzesi (s.78) ; dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel; Türk KADIN ÇELLOCU Feyha Talay; Abdülhamid’in kızı Ayşe Sultan; Cemal Reşit Rey; Orhan Hançerlioğlu v.d. yazrın hatırında kalan önemli isimler…
Tertemiz sürgüne gitmek mi, yoksa…
Konakta yaşanan önemli bir zaman aralığında Mustafa Kemal Paşa da yer alıyor. 1911 yılında Trablusgarp savaşında kendi de binbaşı olan Mustafa Kemal, Zâfir ailesinden Binbaşı (Ressam) Mehmet Ali Laga ve Binbaşı (Galatasaray Lisesi Kavanin hocası) Hasan Bey’in yolları kesişir. Buradaki tanışıklık daha sonra Mustafa Kemal’in tekkelerin kapanmasının (1925) akabinde bu iki isme yaptığı davetle farklı bir boyut kazanır. Dolmabahçe Sarayında verilene davet, akşam yemeğinde gerçekleşecektir. Ama kafalarda şüpheler vardır. Yemeğin zamanlaması Zâfir ailesini sıkıntıya sokar. Acaba aile fertleri sürgüne mi gönderilecektir? Yoksa bu iki kişi mi sürülecektir. Konakta ölüm sessizliği ve şaşkınlık vardır. Kitapta olay şöyle anlatılır:
“Bizim sofrada ne işimiz var? Küçük bir odaya çekip söyler söyleyeceğini ve gönderir bizi. Yine akıllarına takıldı ya içki ikram ederse? Tabii ki tekkelerin şerefine gibi bir söz çıkmazdı ağzından, neyi nerede söyleyeceğini en iyi o bilirdi ama yine de içki ikram ederse? Yaşamları boyunca bir damla bile koymamışlardı ağızlarına… birbirlerine söylemdiler ama iyice huzurları kaçtı. Bu sürgüne gitmekten daha kötüydü. Tertemiz sürgüne mi gideceksin, günaha girmiş olarak konağa mı döneceksin? Ama mümkünü yok! Dayanamayıp kardeşlerine açıldılar. Ya gazi içki içmemizi isterse? Hepsinin nutku tutuldu. Elleri ayakları boşaldı.
O gece kimse uyumadı. karabasanlar bastı. Kara yas, kara pus bağladılar. Ertesi gün de öyle. Hiçbirinin ağzını bıçak açmadı. Sonunda malum saat geldi. Bir araba kapıya yanaştı ve Mehmet Ali Bey’le Hasan Bey’i alıp götürdü.,
Gazi paşa ayakta karşıladı onları. Sol yanına Mehmet Ali beyi, sağ yanına Hasan beyi oturttu. Dostlarına “arkadaşlarım” dedi. Sonra birden aklına gelmiş gibi: “Mehmet Ali Bey, neydi sizin Zâfirlerle Sünusiler arasındaki çekişme Trablusgarp’ta?” dedi. Anlatmaya çalıştılar ama kelimeler zor çıkıyordu ağızlarından. Fazla üstelemedi Gazi Paşa, neyse olan olmuş, dedi. Biz şimdiye bakalım. Sonra haydi, dedi, “şerefe!” bütün kadehler kalktı. Kadehi ağzına götürmeden – o başlamadan hiç kimse içmezdi- garsonu çağırdı. İkisinin duyabileceği bir sesle: “Beyefendilere içki servisi yapmayacaksınız” dedi. Ve içkisini yudumladı. Mehmet Ali Bey ve Hasan Bey birden sular gibi şakımaya başladılar.
Sabaha karşı kendilerini götüren arabayla döndüler. İki konak halkı kapıdaydı. Hiçbirinin soracak gücü yoktu. Ama yine de sabırla bekliyorlardı. Gazi Paşa… sustular. Hanımlar neredeyse bayılacaktı. Gazi Paşa…- iki konağı inletircesine- “Büyük adam!” (s. 74-75)
Bugün hayatta kalan sayılı ismiyle Zâfir ailesinin her ferdinin ayrı ve önemli bir hikayesi var. Aile fertlerinden kimisinin fotoğraflarının da yer alması kitaba ayrı bir hayatiyet kazandırmış. Yazar eserini dün ve bugünle, mazi ve atiyle, onlarla bizle kıyas ve özeleştiri yaparak tamamlamış. Gayet manidar ve önemli şeyler söylemiş, sanki zamanın imbiğinden, konağın o ihtişamlı günlerinden süzülerek akıp gelmiş:
“Onlara göre her şey usûl, erkân ve âdab çerçevesinde olmalıydı. Bize göre şart mıydı, çocuklarımıza göre zaman kaybı, torunlarımıza göre o da ne?
Onlar saygıdeğerdi.
Biz haklıydık?” (s.101)
Sahi, bu zaman tünelinde sizce kim haklı?
Zâfir Konağında Bir Tuhaf Zaman
Güngör Tekçe
YKY, Nisan 2007
merhaba.ben bu konak hakkında bilgi almak istiyorum.restoratörüm.tarihi eserlerle uğraşıyorum..binanın içinde kalem işleri gözüme çarptı önünden geçerken acaba varmı ? eserimize sahip çıkmalıyız çok üzülüyorum o binayaa !!!