Kâmil Büyüker

tasavvuf, tarih, edebiyat

ahilik teşkilatı

DİRLİK, DÜZENLİK VE  AHLAK MERKEZLİ BİR ESNAF TEŞKİLATI:

AHİLİK

 

Kâmil Büyüker

 

“Her sabah besmele ile açılır dükkanımız

Ahi Evran’dir dahi Pirimiz, Üstadımız”

                                    (Ahi dükkanlarında yazılı olan bir levha)

 

            Temeli Selçuklu döneminde atılan ve Osmanlı Devleti döneminde gelişip, büyüyen ve kurumsallaşan, bünyesinde el birliği, gönül birliği, kardeşliği barındıran, kısaca ahlaki temeller üzerine oturan bir esnaf kurumudur, Ahilik. Nitekim Ahi kelimesinin kökenine bakarsak Arapça da “Ahi=kardeş” anlamına gelmektedir. Ahi, daha geniş anlamıyla eli açık, cömert, konuksever, yardımsever anlamlarını içinde barındırırken, Ahilik de; kardeşlik, eli açıklık, cömertlik, konukseverlik, yardımseverlik anlamlarına gelmektedir.

 

            Ahiliğin nerede ve ne zaman kurulduğu tam olarak bilinmemekle beraber, kurucusu Ahi Evran’dır. Asıl adı Şeyh Nasiruddin Mahmut olan Ahi Evran, 1171 yılında İran’ın batı Azerbaycan taraflarında bulunan Hoy kasabasında doğmuştur. İlk tahsilini Horasan ve Maveraünnehir’de yapan Ahi Evran, zamanın büyün alimlerinden Fahreddin-i Razi, Hoca Ahmet Yesevi ve Şihabüddin-i Sühreverdi’den ders almış ve tasavvuf yolunda yüksek derecelere kavuşmuştur. Daha sonra bir hac yolculuğu (1204) sırasında tanıştığı Evhadeddin Kirmani’den dersler almış ve sonrasında Anadolu’ya gelip hocasının kızı Fatma Bacı ile evlenmiştir. (Bu arada Ahi Evran’ın hanımını da, ileride adından sıkça söz edilecek olan, hanımlar arasında faaliyet gösteren “Bacıyan-ı Rum” adlı teşkilatı kurmuştur.) Ahi Evran Anadolu’da vaaz ve irşad’ın dışında esnaflığı ile de şöhret bulmuş, Denizli, Konya’da şehirlerinde bir müddet kalmış, sonra Kayseri şehrinde Debbağlık (deri işletmeciliği) yapmıştır. Bugünkü anlamda il il pek çok esnafın teşkilatlanmasını, birlik, beraberliğini ve dirlik, düzenliğini sağlamıştır. Vefat tarihi hakkında ihtilaf olsa da 1262 yılında  Kırşehir Emiri (valisi) Nureddin bin Caca (Caca Bey) tarafından şehid edildiği rivayet edilmektedir. Türbesi Anadolu’nun ortasında şirin bir şehir olan Kırşehir’de,  kendi adı ile anılan Cami’nin (Ahi Evran Camii) içerisindedir.

 

            Ahi birlikleri, Ahi Ocakları, Fütüvvet Birlikleri, Gedik ve Lonca adlarıyla da anılmışlardır. Ahi Ocakları mesleki yardımlaşma ve dayanışma birlikleri olmasının da üstünde, temelini Kur’an ve Sünnetten alan, İslami-tasavvufi bir kurumdur. Her Ahilik Teşkilatının kendi içinde disiplini barındıran “Ahilik Nizamnamesi” adında kuralları vardı. Bu nizamnamelere ayrıca Fütüvvetname de denilirdi. Bu fütüvvetnamelerde her Ahi’nin uyması gereken ticari ve ahlaki öğütler, dersler vardı. Bu kurallara riayet etmeyen ve uymayanlar teşkilattan dışlanırdı. Her Ahilik teşkilatının başında Ahi Baba (şeyh, halife) bulunurdu. Bütün teşkilatların başında ise Şeyh’ül Meşayıh bulunuyordu. Belli safhalardan ve kurullardan geçerek ve şed kuşanarak fütüvvet yoluna giren usta, Ahi Evran’ın “eline, diline, beline sahip ol. Kalbini, kapını, alnını açık tut.” düsturuna bağlı kalırdı. Bir başka öğüde göre; “Ahi’nin eli, kapısı, sofrası açık olmalı; gözü beli ve dili kapalı olmalı” idi. Ahiler yalnızca iş hayatında değil, aile hayatlarında da bir takım ölçülere uymak zorundaydılar ve kız çocuklarına da şu öğüdü verirlerdi.: “Eşine, işine, aşına özen göster.”  Yine Ahi Baba yeni usta’nın kulağına şu sözleri söylerdi:

 

            “Harama bakma, haram yeme, haram içme. Doğru, sabırlı, dayanıklı ol. Yalan söyleme. Büyüklerinden önce söze başlama. Kimseyi kandırma. Kanaatkar ol. Dünya malına tamah etme. Yanlış ölçme. Eksik tartma. Kuvvetli ve üstün durumda iken, affetmesini, hiddetli iken yumuşak davranmasını bil ve kendin muhtaç iken bile başkalarına verecek kadar cömert ol.”

 

            Hilesiz iş, sağlam mal, belli oranda kâr, ölçülü kazanç, adaletli kontrol sistemi temelinde teşkilatlanan Ahilik, Osmanlı’da da sosyal hayatın ve ekonominin bel kemiğini teşkil etmiştir. Öyle ki Osmanlı Devleti’nin Kurucusu Osman Gazi’nin kayınpederi Şeyh Edebalı’nın da bir Ahi Şeyhi olduğu unutulmamalıdır. Yine Ahilerin esas aldıkları, her esnaf grubunun öncüsü olan bir peygamber vardır. Mesela Peygamberimiz Hz. Muhammed (a.s.) gençliğinde ticaretle uğraştığı için, tüccarların piri sayılmış; Adem Peygamber, çiftçi; İlyas Peygamber, çulha (dokumacı); Nuh Peygamber, marangoz; Yunus Peygamber, balıkçıların piri sayılmıştır; İdris Peygamber ise terzilerin… Eğer bir terzi dükkanınız varsa, dükkanınızdaki levhada şunlar yazılı idi.

           

            Her seher besmeleyle açılır dükkânımız,

            Hazreti İdris Nebi pirimiz, üstadımız.  

           

Fas’ın Tanca Şehri doğumlu büyük seyyah İbn Battuta Tancî, seyahatnamesinin Anadolu bölümünde Ahilere ve Ahilerin yaşayışlarına geniş yer ayırmış. Öyle ki ziyaret ettiği Gölhisar’da karşılaştığı, misafirperverlikte yarış eden iki grup Ahi arasında geçen olayları ve sonrasında yaşananları ve Ahilerle alakalı olarak şunları naklediyor: “Bu adamlar yiğit ahılardır!” bizimle ilk karşılaşanlar Ahı Sinan’ın adamları, sonradan onları durduranlar ise, Ahı Tûman’ın gençleriymiş. Her iki taraf da bizim kendi yanlarında konuk olmamızı istiyorlar, bu yüzden çekişiyorlarmış. Gösterdikleri yüksek misafirperverliğe şaşmamak mümkün değil! Sonunda işi kur’a çekmek suretiyle hallettiler, barıştılar. Kim kazanırsa önce o tarafın tekkesine konuk olmamıza karar verildi. Kur’a, Ahı Sinan’ın takımına düştü. Sinan bunu haber alınca kendi yoldaşlarında bir grupla bizi karşıladı. Beraberce O’nun tekkesine gittik. Hemen yiyecek sundular. Dinlendikten sonra da Ahı Sinan bizi hamama götürdü. Benim bütün hizmetimi o görmüştür. Öteki yoldaşlarından üçü-dördü de bir arkadaşımın hizmetini üzerlerine almışlardı. Hamamdan çıkınca tekrar büyük bir sofra kurdular. Çeşitli meyveler ve tatlılar ikram ettiler. Yemekten sonra Kur’an-ı Kerim’den bazı bölümler okuyan hafızları dinledik. Arkasından hepsi “sema” etmeye başladı. Gelişimizin haberi hükümdara bildirildi. Ertesi akşam bizimle görüşmek istedi (…) ” bu misafirliğin devamında ise İbn Battuta yine Ahı Tûman’ın adamlarından da aynı izzet ve ikramı görmüştür.

 

Esnaf teşkilatı arasında kaliteyi de bir takım esnaf ahlakını da yerleştiren Ahilik teşkilatı bugünkü tabirle hem müşteri memnuniyeti, hem bağlı olduğu teşkilatının memnuniyetini hem de esnaflar arasındaki itibarını düşünmek zorundaydı. Halk arasında “pabucu (ayakkabısı) dama atılmak” deyimi de bu durumu açıklar niteliktedir. Deyimin izahı şöyle: Vaktiyle ayakkabıcılık yapan bir esnaf müşterisine bir pabuç yapmış. Pabuç sağlam olmayıp, kusurlu çıktığı için, müşteri gidip Ahilik teşkilatının yetkili kurullarına şikayette bulunmuş. Yetkililer durumu incelemiş ve müşterinin haklı olduğuna karar vermişler. Teşkilat, müşterinin zararını tazmin edip (ödeyip) kötü mal imal eden ayakkabıcının pabucunu dama atmışlar. Bu durum aynı zamanda o esnafın geçici olarak veya sürekli dükkanının kapatılmasına veya esnaflıktan men edilmeye kadar götüren yaptırımlara sebep oluyormuş. Bugünkü anlamıyla tüketici hakları ve hakların takibi en ciddi biçimde Ahilik teşkilatında işlemiştir.

 

            Bugün pek çok esnafa rehberlik eden bu kurum zamanla Osmanlının zayıflaması ve ekonomisinin dışa bağımlı hale gelmeye başlamasıyla birlikte, özelliğini yitirmiş ve geride sadece esnaf topluluğuna değil, medeniyet tarihimize de pek çok katkılar sağlayarak ortadan kalmıştır. Her yıl Kırşehir, Kayseri, Ankara gibi Ahiliğin yoğun olduğu bölgelerde düzenlenen “Ahilik Esnaf ve Sanatkarlar Bayramı” ile hem Ahiliğin kurucusu Pir Ahi Evrân-ı Veli  Hz’leri dualarla anılır, hem de esnaflık geleneğine dair bir takım gelenekler de temsili de olsa yaşatılmaya çalışılır. Yazının hülasası yine bir Ahi özdeyişi olsun:

            Gelen gelsin saadetle, giden gitsin selâmetle…

 

 

Kaynakça

I. AHİ EVRAN-I VELİ ve Ahilik Araştırmaları Sempozyumu Kitabı I-II. , Kırşehir

BATTUTA İbn, İbn Battuta Seyahatnamesi, , Haz. A. Sait Aykut, C.1, Yapı Kredi Yay.  İst. 2004

BAYRAM, Doç. Dr. Mikail, Ahi Evren ve Ahi Teşkilatının Kuruluşu, Konya 1991

DİKİCİ,  Prof. Dr. Recep, “Ahi Evran ve Çağdaşı Bazı Alim ve Edipler” 1. Ahi Evran-ı Veli ve Ahilik Araştırma Sempozyumu Bildirileri Kitabı, Haz. M. Fatih Köksal, C.1, Kırşehir 2005

KIRŞEHİR ili Turizm Envanteri, T. C. Kırşehir Valiliği İl Turizm Müdürlüğü, Kırşehir 2000

ÖNDER Mehmet, Kırşehir Güldestesi, Filiz Yayınevi, Kırşehir,1976

SUCU Mehmet, Ahi Ocakları ve Bir Ahilik Belgesi, İnönü Üniversitesi Basımevi, 1996

TARIM, Cevat Hakkı, Tarihte Kırşehri-Gülşehri ve Babailer, Ahiler ve Bektaşiler, Yeniçağ Matbaası, İst. 1948

 

4 Yorumlar »

iman’dan güfteye, güfteden besteye

İMAN’DAN GÜFTE’YE, GÜFTE’DEN BESTE’YE

-Mehmet Akif Ersoy’un Türk Musikisinde Bestelenmiş Eserleri-[1]

Kâmil Büyüker

 

“Baki kalan bu kubbede hoş bir sâdâ imiş” fehvasınca Mehmet Akif  de bu alemde hoş bir sâdâ bırakarak göçüp gitti. Kendi gitti ama eserleri, sesi, sedası ve yankısı hâlâ diri hâlâ hatırda, yüreklerde… Öyle ki bazen Süleymaniye kürsüsünde, bazen Fatih camii kürsüsünde oradan Kastamonu Nasrullah Camii kürsüsünde arşa çıkan nâlelelerini duymak mümkün… Şair, mütefekkir, hatip, edip, iman ve aksiyon adamı, bütün bu vasıfları bünyesinde barındıran bir insan. Sözünün gücü bugün farklı şekillerde tezahür etmekte… Her ne kadar Akif denilince hatıra sadece “İstiklal Marşı” da gelse bu işin kaygısını çekenler için Akif adına söylenecek ve sesine aksi seda olacak çok dimağlar var. Nitekim yazımızın konusunu teşkil eden Akif besteleri de bu sevdanın, bu kaygının bir meyvesidir. İmanın şiir’e –güfte’ye-; güfte’nin de besteye dönüştüğünü Mehmet Akif’te görebiliriz ve Akif için bizzat söyleyebiliriz.

 

Âkif’in Musikiyle İmtihanı

            Mehmet Akif hayatı boyunca hep zora talip olmuştur. İddiası olan, davası olan bir insan için de başka bir şey düşünülemez her halde… Öyle ki Akif’in yakın dostları O’nun musikiyle olan direk irtibatını gözlemlemişler, müşahede etmişler. Mithat Cemal Kuntay hatıralarında Akif’in 1897 yılında yıl boyunca samimi dostlukları olan Neyzen Tevfik’ten ney meşk ettiğini yazıyor. Ney konusundaki merakı ve ısrarı hiç bitmemiş Neyzen Tevfik’in taşındığı yerlere gitmekten de çekinmemiştir. Musiki camiasında bu ilgisi, alakası O’na Neyzen Tevfik, Tanburi Aziz, Bursalı Hafız Emin, Hafız Kemal, Hafız Sami, Ali Rıfat (Çağatay) Bey, Şerif Muhittin (Targan) gibi dostlar kazandırmıştır. Öyle ki Peygamber torunu olan Şerif Muhittin Bey’e ithafen “Şarkın Yegâne Dâhisine” başlıklı şiir yazmış. Bu viran kubbede dağılmış, paramparça olmuş şarka ses veren figanı Şerif Muhiddin Bey’in udunda bulmuştur:

           

            Gel ey Davud-i san’at sûr-i mahşerden nevâ göster

Uyansın gel ki mızrabımla şarkın dalgın feryadı

Kıyametler koparsın, her telin bir sesle feryadı

Turab olmuş emeller silkinip çıksın mezarından;

Hayat emvacı fışkısın muhitin rûh-i zârından

Gönüller cezbelensin, cezbeler Mevlâ’ya tırmansın

Fezâlar kudretin “Lebbeyk” tûfanıyla çalkansın.

Gel ey peygamberin fevkâ’l-beşer fıtratta evladı.

Bugün biçare san’at senden bekliyor imdâdı

 

Akif’in musikiyle irtibatı böyle iken, Akif’in eserlerine bestekârların teveccühü nasıl olmuştur? Türk musikisi Akif’in eserlerine ne derece yer vermiştir? Bu soruların cevabını sınırlı da olsa aralamaya çalışacağız.

           

İstiklâl’in ve İman’ın bestesi

Akif besteleri deyince akla hiç şüphesiz umumiyetle İstiklâl marşı gelir. Lakin İstiklâl marşı’nın yazılması kadar, bir o kadar bestelenmesi de rağbet görmüştür. Öncelikle Türk Milletinin bir marşı olması gerekliliği, Kurtuluş Savaşı yıllarında Garp Cephesi Komutanlığını bir ulusal marş yazılması için öneri ve istekte bulunmaya yöneltti. Bu öneriyle birlikte “İstiklal Marşı” adıyla yaptırılacak marşın hazırlıklarına girişildi. Çalışmalar için sonradan Maarif Vekili olan Dr. Rıza Nur görevlendirildi. 1921′de Maarif Vekaleti bir milli marş yarışması açtı ve 500 lira ödül koydu. Yarışmaya 724 şiir katıldı. Mehmet Akif Ersoy, bu yarışma ödüllü olduğu için katılmak istemedi. Yarışmaya gelen şiirler İstiklal Marşı olacak nitelikte ve güçte görülmedi. Zamanın Maarif Vekili Hamdullah Suphi (Tanrıöver), devreye Akif’in samimi dostu Hasan Basri (Çantay)’yi koyarak ve sonrasında Mehmet Akif’e 5 Şubat 1921 tarihinde mektupla başvurarak yarışmaya katılmasını önerdi ve ödül engelinin giderileceğini bildirdi.[2] Bunun üzerine Mehmet Akif şiirini yarışma jürisine gönderdi. Büyük Millet Meclisi’nin 12 Mart 1921 tarihli oturumunda Mehmet Akif’in “Kahraman Ordumuza” ithaf ettiği şiiri “İstiklal Marşı” adıyla ulusal marş olarak kabul edildi ve Maarif Vekili Hamdullah Suphi tarafından Meclis kürsüsünden okundu. Buraya kadar hafızamızda pek çok şey yer etmiştir. Bundan sonrası yani 1924 tarihinde ise yine milli marşımızın bestelenmesi süreci başlamıştır. Yine Maarif Vekaleti tarafında açılan yarışmaya katılan bestekarlar şunlardır:

Mehmet Zâtî (Arca) (1864-1951), Hüseyin Sadettin (Arel) (1880-1955), (Griftzen) Âsım Bey (1851-1929), Lemîi Atlı (1869-1945), Ali Rifat (Çağatay) (1869-1935), Ahmet Celâlettin (Cinkılıç), Muallim İsmail Hakkı Bey (1865-30 Aralık 1927), İsmail Zühdü Bey (1876-1924), Sadettin Kaynak (1895-1961), Ahmet Yekta (Madran) (6 Mayıs 1885- 1 Nisan 1950), Mehmet Baha (Pars) (öl.1953), Rauf Yekta Bey (1872- 8 Ocak 1935), Mustafa Sunar (1881-1959), Kâzım Bey (Uz) (1872- 9 Ocak 1943), Osman Zeki Üngör (1880-1958), Bedri Zabaç, Hasan Basri (Çantay) (1887-1964) Kaynaklarda 24 eser gönderildiği nakledilmektedir. Burada zikredilmeyen adları bilinmeyen yedi besteci daha katıldı. 1924′te Ankara’da Maarif Vekaletinde toplanan kurul Ali Rıfat Çağatay’ın bestesini kabul ederek bütün okullara bildirdi. 1930 yılına kadar İstiklal Marşının bestesi bu marştır. Ancak aynı yıl yeni bir emirle İstiklal Marşı Riyaset-i cumhur Filarmoni Orkestrası şefi Osman Zeki Üngör[3]‘ün bestesiyle çalınıp söylenmeye başladı.

 

İman’ın Şiire, Şiirin Nâmelere Aksi

Bestekârlar arasında Mehmet Akif eserlerinin bestelenmesi hususunda gayret gösteren en önemli isimlerden birisi Ali Rıfat Çağatay (1869-1935) olmuştur. [4] Ali Rıfat Bey ömrünü Türk musikisine adamış ve musikinin imkanlarını kullanmak suretiyle Türk Müziğini batı müziği formları ile yenilemeye çalışmıştır. Akif’in sadece İstiklal Marşını bestelememiş bunun dışında yine Akif’in en önemli şiirlerini de bestelemekle musiki tarihimize önemli eserler kazandırmıştır. Acemaşiran makamında altı yıl okunan Marş formunda İstiklâl Marşı bestesinden sonra, yine Akif’in önemli şiirlerinden “Ordunun Duası” nı Nihavent makamında Marş formunda bestelemiştir.

 

 

 

            Nihavet Marş

Yılmam ölümden yaradan askerim

Orduma gazi dedi peygamberim

Bir dileğim var ölürüm isterim

Yurduma tek düşman ayak basmasın

Amin desin hep birden yiğitler

Allahü ekber gökten şehitler

Amin amin Allahü ekber

Amin amin Allahü ekber

                        Beste: Ali Rıfat Çağatay

 

Yine Ali Rıfat Çağatay’ın uzun emekle hazırladığı Akif’in “Bülbül” isimli şiirinin bestesi de dört sayfalık uzun nota dizisiyle repertuarımızdaki yerini almıştır. Bülbül’ün bestesinin ayrı bir anlamı daha var ki, o da Akif’le Ali Rifat Çağatay müşterek meclislerde buluşmaları ve dostluklarının olması. O dönem Şark Musiki cemiyeti başkanı olan Ali Rıfat Çağatay, Akif’in “Bülbül” şiirini bestelemiş ve Akif bu durumdan son derece memnun olmuştur. Hasan Basri (Çantay) hatıralarında şunları nakletmiştir. Bir gün Ali Rıfat Bey’in kardeşi Samih Rifat, Akif’i evine davet etti. Ve oğlu Hatif’le arkadaşları “Bülbül’ü muhtelif sazlarla Akif’e dinlettiler. Hasan Basri bey sonra der ki “Of, Akif’i görmeliydiniz.”  Kayıtlara “Bütün dünyaya küskündüm” diye de geçen bu eser Mahur makamında bestelenmiş. Mehmet Akif bu şiirini Basri Bey oğlumuza diyerek Hasan Basri Çantay[5] hocaya ithaf etmiştir. Sözleri de o kadar önemli:

 

                        Mahur

(Bülbül)

Bütün dünyaya küskündüm, dün akşam pek bunalmıştım;

Nihayet bir zaman kırlarda gezmiş, köyde kalmıştım.

Şehirden kaçmak isterken sular zaten kararmıştı;

Pek ıssız bir karanlık sonradan vadiyi sarmıştı.

Işık yok, yolcu yok, ses yok, bütün hilkat kesilmiş lâl…

            (…)

 

            -Eşin var, âşiyânın var, baharın var ki beklerdin;

Kıyametler koparmak neydi, ey bülbül nedir derdin?

O zümrüt tahta kondun, bir semavi saltanat kurdun;

Cihanın yurdu hep çiğnense, çiğnenmez yurdun.

(….)

Ne haybettir ki: Vahdet-gâhı dinin devrilip, taş taş,

Sürünsün şimdi milyonlarca me’vasız kalan dindaş!

Yıkılmış hânümalar yerde işkenceyle kıvransın;

Serilmiş gövdeler, binlerce, yüzbinlerce doğransın!

Dolaşsın, sonra, İslâm’ın harem-gâhında nâ-mahrem…

Benim hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil mâtem!”

                                                           Beste: Ali Rıfat Çağatay

 

Yine döneminin önemli isimlerinden Hafız Hoca Saadettin Kaynak’ta Mehmet Akif eserlerini bestelemiştir. Repertuarlara giren ilk eser Segâh Fantezi makamında “Çanakkale Şehitlerine” isimli eser. Diğer eser ise Rast makamında marş formunda “Ey Milletimin Lahzada Halkettiği  Ordu” isimli eser.  Çanakkale Şehitlerine isimli eser bugün daha çok camilerde kaside olarak icra edilmekte. Diğer eserde ise Akif şöyle seslenmekte:

           

            Rast Marş

Ey milletimin lahzada halkettiği ordu

Baktın ki bütün memleket elden gidiyordu

Boğdun coşarak düşmanının gayzını kanda

Derler ki esaret denilen halka cihanda

Bir geçti mi hür boyna asırlar kıramazmış

Bir secde eden bir daha baş kaldıramazmış

Lâkin sen o zenciri bugün kırmayı bildin

Gökten geniş alnınla ne taptın ne eğildin

Son şanlı macerasını tarihe anlatın

Zencir içinde bağlı duran kahraman atın

Gittikçe yükselen başı Allah’a kalkıyor

Asrın baş eğdi sandığı at şâhâ kalkıyor.

                                   Beste: Saadettin Kaynak

 

Akif’in önemli şiirlerinden “Ne irfandır..” diye kulaklarımızda yankılan  dizeleri Udi bestekâr Rüştü Eriç tarafından bestelenmiştir. Neveser makamında bestelenen bu eserinden başka bestekâr’ın Akif şiirlerinden “Çok mudur Sadi” isimli Sûznâk  şarkısı da mevcuttur.

 

 

                        Neveser Şarkı

Ne İrfandır veren ahlâka ulviyet, ne vicdandır

Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır

Yüreklerde çekilmiş farzedilsin havfi Yezdânın

Ne irfanın kalır te’siri, kat’iyyen, ne vicdanın

                                                 Beste: Rüştü Eriç

 

                        Sûznâk Şarkı

Bütün eşya Hüdâ’yı zikreden bir sırr-ı hikmettir

Kemânın, bîgüman, Allahü ekber’den ibarettir

Hulûsumla seni tes’id edersem çok mudur Sâdî

Tecelli eyleyen kudret elinde başka hâlettir

                                               Beste: Rüştü Eriç

 

 

            Mehmet Akif’in zevkle okunan ve dinlenen bir diğer eseri de Şerif İçli (1899-1956) tarafından bestelenmiştir. Hüseyni makamında bestelenen eser “Ezelden aşinanım ben ezelden zebanımsın” dizeleriyle başlıyor.

                       

Hüseyni Şarkı

            Ezelden âşinânım ben, ezelden hem zebânımsın

            Beraber ahde bağlandık ne olsan yar-i canımsın

            Ne olsan zerrenim, kalbimde hâlâ çarpar esrârın

            Gel ey cânan, gel ey cân, kalmasın ferdaya dîdârın

                                                                     Beste: Şerif İçli

 

           

            1990’lı yıllarda İzmir’de bir bestekâr Akif’in ruhunu şâd edecek bir şiirini daha besteledi. Bestekâr Akın Özkan Mehmet Akif’in “Sen bu avizenin altında bürünmüş kanına” mısraıyla başlayan şiirini bestelemiştir. Notanın yazılış tarihi olarak (27.02 1990/İzmir) kaydı düşülmüş.

           

                                   Segâh Şarkı

            Sen bu avizenin altında bürünmüş kanına

            Uzanırken gece mehtabı getirsem yanına

Türbedarın gibi tâ haşre kadar bekletsem

Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana

                                               Beste: Akın Özkan  

 

            İstanbul’un son dönem mevlidhan, kasidehan, gazelhanlık geleneğinin temsilcilerinden Hafız Zeki Altun da Mehmet Akif’in “Eyle ya Rab…” dizeleriyle başlayan dörtlüğünü bestelemiştir.

 

 

                        Hüseyni Buselik İlahi

Eyle ya Rab sen tecelli nûr-i Kur’an sönmesin

Halka daim Sen zahir ol ehl-i iman parlasın

Bârigâh-ı kudretinden biz necat ummaktayız

Sûre-i İnnâ fetahnâ sırrı bir an sönmesin

                                               Beste: Zeki Altun[6]

 

Ramazanlarda okunan bir Akif eserini de Rahmetli Ali Kemal Belviranlı[7] bestelemiştir. Akif’in “Allah’a dayan sa’ye sarıl…” dizeleri Rast makamında bestelenmiş, dörtlüğün devamını üç kıta ile Ali Ulvi Kurucu yazmıştır.

 

                        Rast İlahi

Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol;

Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol.

Allah’a dayan, gâyene tevfikini versin;

Kur’an’a sarılmazsın eğer, ye’se düşersin.

                                               Beste: Ali Kemâl Belviranlı

 

Son dönem bestekârlarımızdan Cinuçen Tanrıkorur (1938- 28 Haziran 2000)’un Mehmet Akif bestelerini de burada zikretmek yerinde olacaktır. Son dönemde Mevlevi ayini bestelemek gibi büyük bir başarıya imza atan Cinuçen Tanrıkorur, bu başarısını yeniden “İstiklâl Marşı” bestesi yaparak da göstermiştir. D.Majör Marş olarak bestelenen marşımızdan başka yine bestekârımızın Acem makamında “Sen ey cihan-ı muvahhid ki mah-ı gufrân” isimli Mehmet Akif bestesi mevcuttur.

            Mehmet Akif eserlerinin bestelenmesi, şairini adının ağırlığı kadar zor telakki edilir. Hem şiirlerinin bestesinin zor olması hem de Akif’in ismine ve ruhuna yakışır olması bestekarları çoğu zaman zorlamıştır. Burada zikredilenler bizlerin sadece repertuara girmiş, musiki meclislerinde uzun yıllar terennüm edilmiş ve hala terennüm edilen eserlerden derlediğimiz bir çalışmadır. Bize düşen Âkif’i ses, seda, musiki ile yaşatma istidadında olmaya gayret etmektir. Nihayet ne yapsak da:

            Yine bir şey yapabildik diyemeyiz hâtırana…

 

 

Seçilmiş Kaynakça

Beşir Ayvazoğlu, “Mehmet Akif’in Musiki Anlayışı” Mehmet Akif Sempozyum Bildirileri, İSAR, İst. 1997

Cumhur Enes Ergür, Zeki Altun-Hayatı, Eserleri, Türk Tasavvuf Musikisi ve Folklorunu Araştırma ve Yaşatma Vakfı, İstanbul 2004

Cinuçen Tanrıkorur’un Hatıraları, Saz ü Söz Arasında, Haz. İsmail Kara, Dergâh yay. İs. 2003

Ertuğrul Düzdağ, İstiklâl Şairi Mehmet Akif Ersoy, İSKİ yay., İstanbul 2002

İbnülemin Mahmut Kemâl İnal, Son Asır Türk Musikişinasları-Hoş Sadâ, İş Bankası yay. İstanbul, 1958

Muhiddin Nalbantoğlu, İstiklâl Marşımızın Tarihi, Cem yay. İstanbul, 1964

M. Nazmi Özalp, Türk Musikisi Tarihi II,  MEB. Yay. İstanbul 2000

TRT İstanbul Radyosu, Nota arşivi

TRT Türk Sanat Müziği Sözlü Eserler Repertuarı, Müzik Dairesi yay. Ankara 1995

 

Sesli Yayın

Bestelenen Şiirleriyle Mehmet Akif, İB. Belediye Başkanlığı yay. Yönetmen: Mehmet Güntekin, 1996

 


[1] Çalışmamızın başında Mehmet Akif ‘in bestelenmiş eserlerinin notaları için TRT İstanbul Radyosu’na başvurduk. Akif’in TRT Repertuarına girmiş olan 8 adet bestelenmiş eseri mevcuttu. Gerekli Notaların temininde büyük yardımlarını gördüğüm TSM Ses sanatçısı Aytaç Ergen Bey’e teşekkür ediyorum.

[2] Mehmet Âkif, 500 liralık ödülü, kendisi maddî sıkıntıda olmasına rağmen, bu parayı olduğu gibi Darü’l Mesaî isimli hayır kurumuna bağışladı. Bu kurum kimsesiz kadınlara ve çocuklara dikiş-nakış, örme vb. öğretip onların el emeği ile geçinmelerini temin etmekteydi. Bu günlerde Âkif’in sırtında paltosu bile yoktu.  Âkif “Bu ödülün içinden hiç değilse bir palto parası alsaydın diyen” bir dostuna küsmüş ve onunla 2 ay konuşmamıştı.

[3] Osman Zeki Üngör 1880 yılında İstanbul Üsküdar ‘da doğdu.  Beşiktaş Askeri Rüştiyesinde okudu. Küçük yaşlarda saray mızıkasına yazdırıldı. Uzun süre keman dersleri aldı, şark ve garp musikilerine vakıf oldu. Daha sonraları saray orkestra şefi oldu. Musiki Muallim Mektebini kurdu ve pek çok talebe yetiştirdi.  28 şubat 1958 tarihinde 78 yaşında vefat etti. Karacaahmet mezarlığına defnedildi. 

[4] Ali Rıfat bey 1869 yılında İstanbul’da doğdu. Samih Rıfat, Cevat Rıfat (Atilhan) kardeşleridir. Şark Musiki Cemiyeti ve daha sonra Türk Musiki Ocağını kurdu ve yönetti. 30 Mart (bir rivayette 3 mart) 1935’te vefat etti. Karaca Ahmet kabristanına defn olundu. Burada naklettiğimiz beste dışında “Köse İmam” bestesi  de olduğu nakledilmektedir.

[5] Hasan Basri Çantay (1887-1964) Mehmet Akif’in çok samimi dostu, arkadaşıdır. Birinci Meclis’te Akif’le beraber milletvekilliği yapmıştır. Sırasıyla Nasihat, Balıkesir, Yıldırım, Karesi, Ses gibi gazete ve mecmuaları çıkarır ve yazılar yazar.  Bu manzume yazılırken Bursa’nın Yunanlılar tarafından işgali söz konusu idi ve Bursa’dan elim haberler geliyordu.

[6] Hafız, Mevlidhan Mehmet Zeki Altun 1920 yılında İstanbul Vefa semtinde doğdu. Küçük yaşta Kur’an’ı hıfzetti. İstanbul’un meşhur hafızlarından Hafız Hasan Akkuş, Reisü’l Kurra Hafız Abdurrahman Gürses hoca efendilerden Kur’an ilimleri tahsil etti. Muhtelif camilerde müezzinlik, imamlık görevlerinde bulundu. 8 Eylül 1999 tarihinde 79 yaşında vefat etti. Eski kozlu mezarlığında medfundur.

[7] Ali Kemal Belviranlı  1923’te Konya’da doğdu. 11 yaşında hafız oldu. Daha sonra babası olan Kadirî Şeyhi Ali Efendi’den Arapça ve Farsça tahsil etti. 1949’da İstanbul Ü. Tıp Fakültesi’nden mezun oldu. Öğrencilik yıllarında İstanbul’un çok değerli İslam âlimi, edip, mûsikîşinas, mütefekkir sîmalarıyla çok yakın temasları ve birlikte faaliyetleri oldu.1952-1953 yılları arasında İslam’ın Nûru adıyla dinî, fikrî, edebî yazıların yer aldığı bir dergi çıkardı. Hasan Basri Çantay’ın mealini redaksiyon ve tashihiyle birlikte yayına hazırladı. 1953’ten sonra Konya’da hekimlik mesleğini yürüttü. Bu sırada Osmanlıca ve musıkî çalışmalarında bulundu. 14 Eylül 2003 günü Hakk’ın rahmetine kavuştu.

Yorum yapılmamış »

tarihin ve coğrafyanın tapusu:mezarlıklar

TARİHİN VE COĞRAFYANIN TAPUSU: MEZARLIKLAR

Kâmil Büyüker

 

                        “Yeryüzünde bulunan her şey fânidir” (Rahman, 26)

 

Geçmişi olmayan, tarihi olmayan milletlerin mezarlıkları da yoktur. Mezarlıklar geçmişin sigortaları, tarihin, coğrafyanın tapularıdır. Aslında dışarıdan bakanlar, bu sessiz ama “en büyük vaiz” olan ölümü ve mezarlıkları anlamakta güçlük çekerler. Çünkü geçmiş ve gelecek algılarımız gibi, modernleşme ile beraber hayatın dışına itilen mezarlıklar da insanlara hep korkutucu, ürkütücü gelmiştir. Artık mezarlıklar şehrin en uzak yerindedir, şehirden tecrid edilmişlerdir. Şehrin sakinlerini bir daha rahatsız (!) etmemek üzere ölümün yazgısında olan garipliği kendisine yol edinircesine en kuytuya, en ıssız mekânlara itilmişlerdir. Ecdadımızın gözünün önünden hiç ayırmadığı, en küçük mescidinden en büyük selâtin camilerine kadar mihraba bakan tarafını mezarlarla yani hazirelerle süslediği bir vakıadır. Ölüm tasavvuru onlar da canlı bir nasihatçi olarak tecelli eder. Ölünün –tabiri caizse- alnının çatına yazılmış olan “Hüve’l Bâki” (bâki olan ancak O’dur) yazısı da bu gerçeği haykırırcasına –taşa- nakşedilmiştir.

 

 

Mezarlar neden bize uzak?

            Neden mezarlarımız bu kadar ıssız, terkedilmiş, neden sakinleri olan ehl-i kubûr’a bir selâm veren yok ve neden sarhoş, berduş, evsiz barksızlara sığınak olmuştur mezarlıklar? Bu soru kafamızın bir köşesinde bizi kemirir durur. Cevap çok açık: biz mezarlarımızı terk ettiğimiz için, geçmişimizi ve de tarihimizi… Ve geçmişe dair hafızamızı bir daha geri dönüp bakmamak üzere sildiğimiz için. Dedelerimizin terekelerini bir hiç uğruna evet bir hiç uğruna çok ucuza işportada sattığımız için; eski yazı diye mektuplardan, hat istiflerinden burun kıvırdığımız, eski elbise diye saklamaktan usandığımız nadide mukaddes emanetleri en yakın çöpe sessizce bıraktığımız için… Mezarlıkları bu kadar ürkütücü kılan bizim oraları kendimize uzak bilmemizdir. Bu toprakların gerçek sakinlerini aslında “ölü” saymamızdır. Evet “gidenler memnun ki dönen yok seferinden” ama ya kalanlar… Kalanlar hallerinden çok memnunlar ki gidenlerin gidip geri dönmedikleri mecraları, yolları ve bıraktıklarını özlemiyorlar, özlemek ne kelime hatırlamak bile istemiyorlar… Efendimiz (s.a.v), mescidinin karşısında yatan eşlerini, çocuklarını, dostlarını, arkadaşlarını sık sık ziyaret ederlerdi. Onlarla hasbihâl eder ve derlerdi ki: “pek yakında biz de geleceğiz” ayrılık hüznü gözlerinden yaşlarla dile gelirdi. Bazen gece yarısı Hz. Aişe validemiz Efendimiz’i yatakta bulamayınca -içini kemiren kıskançlıkla- arar, durur. Görür ki, Efendimiz yine soluğu ya Cennetü’l bâki’de almıştır. Mekke’de kaldığı yıllarda da Cennetü’l Muallâ’da Hatice Validemizi ve sevdiklerini daima ziyaret ederdi. Ziyaretlerinde, gözyaşı, hüzün, hasret, vefâ, dostluk hepsi bir aradadır. Örnekliği, rehberliği bizim hayatımızı kuşatması gereken Kainatın Efendisi’nin ölüm ve mezarlar karşısında duruşu böyle…

                       

Fark: Yerin altındakiler ve yerin üstündekiler

            Yahya Kemâl kendisine İstanbul’un nüfusunu soranlara ölüleriyle birlikte hesaba katarak cevap verirmiş. Soru soran bu yanlışı (!) düzeltmeye kalkınca Türk şiirinin kudretli şairi “İstanbul’un yerin altında yatanlarla birlikte İstanbul” olduğunu söylermiş. Yerin altındakileri yok sayarak ve mezarlıklardan kaçarak, mezarlıklardan uzaklara gökdelenler dikerek mezarın ve mezarın çağırdığı ölümün hakikatinden kaçamayız. Ölümü “âsûde bir bahar ülkesi” bilenler ile dünya cennetinin sona erişini haber veren yok oluş çağrısı olarak görenler arasındaki ayrımı varın siz hesap edin.

            Bugün Eyyüp Sultan Mezarlığı, Yahya Efendi Mezarlığı, Merkez Efendi Mezarlığı, Sahray-ı Cedîd Mezarlığı, Edirnekapı Mezarlığı gibi mezarlıkların sakinlerini kısmen ziyarete gelenler olsa da bunlar unutulan, unutturulan mirasımızın ancak çok küçük bir kısmını karşılıyor. Eski İstanbul diyince akla gelen güzel hasletlerden bir tanesi de bu anlamda mezarlıları ziyaret değil midir? Perşembe günleri, bayram arifeleri, bayram günleri, kandil günleri, sene-i devriyeler… Ama heyhat! Şairin dediği “ne gelen, ne soran var”… Bırakın mezar ziyaretlerini, evde televizyon izlemeyi, bilgisayar başında chat yapmayı bayramlaşma, tebrikleşme merasimlerine tercih edenlerden olduk.

 

 

Ölüm gerçeğinden kaçış yok, sağlam kalelerde olsanız bile…

                                               Ölümü özüne sevdir; nasıl olsa [ölüm] gelecek… (Hz. Ebubekir (r.a.)

 

            Her gerçeğin üzerinde bir gerçek var, o da Ölüm gerçeği. Öyle ki Kelâm-ı İlâhi’de “Nerede olursanız olun, ölüm size ulaşır; sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile.” (Nisa, 78) buyrularak, kaçışı olmayan, dönüşü olmayan bu gerçeği haykırıyor. Mezarlıkları da bir de bu cepheden düşündüğümüzde, hayatında mezarın köşesinde dahi geçmeyen insanın mezarlıkları görünce ürpermesi, korkması doğaldır. Çünkü o hiçbir zaman hesabını ölmek üzere yapamamış; ölümsüzlük üzerine bütün kavgaları, telaşları ya da daha doğru bir ifadeyle hiç ölmeyecekmiş gibi bütün planları…

 

Geçmişten geleceğe mezar estetiğimiz

Her yeri, her noktası bir başka kültürü ve ahengi içinde barından eski mezarlıklarımız, bugün gelinen noktada zevksizliğin eserini üzerinde taşıyor. Mezar başlarında yer alan “Şahideler” aslında ne büyük şahididirler, tarihin, medeniyetin ve oradan yatan mevtanın… Taşlarında nakış nakış işlenen o zevk estetik, bugün sadece gözlerimizi süslüyor. Ya serviler, sonsuzluğu, ebediyeti temsil eden serviler. Bu yüzden divan şairlerinin en önemli esin kaynaklarındandır, serviler. Ve ölüm, şairlerimizin mısralarına öylesine güzel yansımış ki! Sözün hülasası olarak bakın Yahya Kemâl “Rindlerin Ölümü” nde ölümü nasıl resmeder:

 

            Hafız’ın kabri olan bahçede bir gül varmış;

            Yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle

            Gece, bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış

            Eski Şiraz’ın hayal ettiren ahengiyle

 

            Ölüm âsûde bahar ülkesidir bir rinde;

            Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter.

            Ve serin serviler altında kalan kabrinde

            Her seher bir gül açar; her gece bir bülbül öter.

 

 

              

Yorum yapılmamış »

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.