ÖTELERE ÇAĞIRAN BİR KUTLU SEFER
06/02/2007
Kâmil Büyüker
1.
Hep özlenen, beklenen, aşıkların uykusunu kaçıran, dertlilerin yüreklerinde bir sızı gibi saklı duran o mübarek beldelere yolculuk her mü’minin aklında, kalbindedir. Kimisi imkan bulur gidemez, kimisi imkanı olmadığı halde öyle ister, öyle ister ki Hacca gitmiş gibi Hak Teala muamele eder. Ama nihayetinde O istemezse, davet gelmezse bu yolculuk gerçekleşmez. Biz de öyle bir yüce davetle Dosta, Sevgiliye yürüdük, yollara düşdük. Yola çıkmadan önce zihnime kazınan satırlarda şunlar yazıyordu. Allah dostları edeben “Hacca gidiyorum, Hacca gittim” demezlerdi. Peki ne derlerdi? “Rabbim beni çağırdı, davet etti” derlerdi. Eğer ortada bir ihsan, bir lütuf var idiyse, bu Rabbimizin kereminden, ihsanındandı. Yok eğer yola çıkmayı istedik ama çıkamadık, bilelim ki bu kendi nefsimizden… Öyle buyurmuyor muydu Hak Teala ve Subhanehu: “Size bir iyilik/hasenat isabet ederse bilin ki bendendir, ama başınıza bir kötülük/seyyiat isabet ederse onu nefsinizden bilin.” Evet, davet yüce bir makamdan idi, bize de saygıyla, edeple, sabırla yollara düşmek kalıyordu.
Bir mübarek sefer olsa gitsem
Kabe yollarında kumlara batsam
Hûb cemalin bir kez düşte seyretsem
Yâ Muhammed canım arzular seni
2.
Onun boyasıyla boyananlar, onun cilasıyla kalplerini cilalayanlara bütün yollar açık… havada, karada, hiç fark etmez, yolun uzunluğu kısalığı hiçbir şeyi değiştirmez tam tersine o sarsılmaz imanı daha da perçinler, yaralarımız acıdıkça, kanadıkça daha da bir severiz Mevla’yı, O’nun sevgilisini ve O’na götüren yolları… Üç saat yirmi dakika sonra Mekke-i Mükerreme’deyiz. Kerem sahibi bizi hanesine kabul etti. Biz de daha büyük bir aşkla “Lebbeyk Allahümme Lebbeyk, Lebbeyke La Şerike Leke Lebbeyk, İnnel hamde venniğmete leke vel mülk La Şerikelek” “Buyur Allahım Buyur! Emrindeyim Buyur!..” diye telbiyelerle kulluğumuzu, aczimizi itiraf ederek ev sahibine teslim olduk. İhramlarımızla/ kefenlerimizle arasata, meydana, mahşere koşmak için, pervaneler gibi vızırdıyoruz. Kelebekler gibi beyaz örtülerimizle bir o yana bir bu yana koşuşuyoruz. Vakit yaklaşıyor. Hane sahibi beytine Beyt-i Atik’ine, Mescid-i Harama, Beytullah’a çağırıyor. Efendimiz (s.a.v) buyurmuşlardı ki, “Kabe ilk görüldüğünde yapılan dua reddolunmaz” Aklımızdan o kadar çok şey geçiyor ki, geride bıraktığımız eş dost akraba, neler istemişlerdi bizden, nasıl sıraya koymalı, nasıl söylemeli, dile getirmeli, acaba kelimeler kifayetsiz mi kalacaktı? En iyisi kalbimizi yine sahibine teslim etmekti. Kalpleri evirip çeviren Allahım, her şeyin en iyisini bilirdi. Vakit yaklaştı. Babüs-selam kapısından içeri edeple girdik, Mescid-i Haram, revaklar arasından göründü. Etrafında beyaz bir hâle, etraf ışıl ışıl, yüreğiniz alabildiğine haşyet, hayret, ürperişle dolu. Hemen sütûnlara dayanıp, huzuruna vardığımız ve dünya gözüyle gördüğümüz yeryüzünün ilk beyti Kabe-i Muazzama’ya ve O’nun Rabbine dönüp ürperen bir kalp ve yaşaran gözlerle dualar ediyor ve yalvarıyoruz.
3.
Yürük değirmenler gibi dönerler
El ele vermişler Hakk’a giderler
Gönül Kâbe’sini tavaf ederler
Muhammed’in kösü çalınır bunda
Ol serverin demi sürülür bunda
Kendimizi, pervaneler gibi, yürük değirmenler gibi dönen dairenin içinde buluyoruz. Bütün kainat cezbe haline bir nokta etrafında dönüyor. Havf ve reca arasında O’na sığınıyor, O’ndan yardım diliyor. Dualar dualara karışıyor, sesler seslere, her yer tek nefes, kainat hep aynı zikri tekrar ediyor “Allahü Ekber Allahü Ekber La İlahe İllallahü vallahü Ekber. Allahü ekber velillahi’l hamd” Tavafın her şavtında ayrı bir güzellik saklı. Dini, dili, ırkı, milliyeti farklı yetmiş iki çeşit millet yan yana, omuz omuza Ademin çocukları olarak aynı kaderi paylaşıyor, aynı kapıdan yardım diliyor. Kiminin gözü yaşlı, kimi huşudan yanındakini dahi fark edemeyecek durumda, kimisinin kucağında çocuk bu güzel sofraya onu da ortak etmiş, kimisi bağrı yanık Kabe’nin kapısına sımsıkı tutunmuş, sanki: “kapında köleyim, beni dünyanın köhneleşmiş lezzetlerinden kurtar!” dercesine yalvarıyor. Her lisan ve insan kendi lisan-ı hâliyle yalvarıyor, yakarıyor.
4.
Aradıklarını bulamayanlara ne demeli…
Hakk’ı arar isen kalbinde ara
Kudüs’te Mekke’de Hacc’da değildir.
Gönül onu bulmamış ise taşın söyleyebileceği çok şey yok. Kalp nazargah-ı ilâhidir. Bunu bilmediyse bu yolun yolcusu, Mekke, Medine, Kudüs ona çok fazla bir şey söylemez. Beyazıd-ı Bestami Hazretleri üç defa Hacca gittim der. “İlkinde Hane’yi/ Kabe’yi gördüm, sahibini göremedim. İkincisinde Hane’yi de, sahibini de gördüm. Üçüncüsünde Hane’yi değil, Sahibini gördüm” der.
Hacc’dan murad Hakk’ı bulmaktır, O’na yaklaşmaktır. Yol odur ki Hakk’a vara, yol odur ki Mevla’yı bula. O’na varmayan, O’nu bulmayan/buldurmayan yol neye yarar. Yolun merkezi de, Gönül’dür.
İş bununla da bitmiyor:
Savm u salat ü hac ile sanma biter zâhid işin
İnsan-ı kâmil olmaya lazım olan irfan imiş.
Asıl aldananlar işin bunları yapmakla bittiğini zannedenlerdir.
Arafat’ta vakfeye duran arif olan, hakikate vakıf olan ve irfan yolculuğuna çıkan her can haccını ikmâl etmiş oluyor. Gönül kirlerini, gözyaşlarımızla yıkadıktan sonra, bir daha geri dönmemek üzere eski libaslarımızdan soyunduk, eskiye dair ne varsa elimizin tersiyle ve la süpürgesiyle attık elhamdülillah.
5.
Evlad ü iyal’den geçerek
Ben ravzana geldim
Ahlakını meth etmede
Kur’an diye sevdim
Yolculuğumuzun en sevgiliye vardığı noktada kelimeler kifayetsiz kalıyordu. Çünkü o en sevgiliydi, kainatın nuru, gözbebeğiydi… İnsan gözünü nasıl her şeyden sakınır, sevdiğini nasıl kollar, onun hatırasını nasıl ihtimamla, özenle muhafaza eder. İşte bu geçtiğimiz yollarda adım başı Efendimiz’in ayak izleri saklı duruyor. Hicretin, çilenin, aşkın, “Rabbimiz Allah’tır” diyen kutlu elçinin ve yıldızlarının sesleri yankılanıyor, her adım başında… Yeşil Kubbe’ye yaklaştıkça, Ravza-i Mutahharra’ya doğru, Cennet kanatlı kuşlar oluveriyoruz. Şu sahte dünyada yaşanacak en büyük Cennet ve işte Bahçesi. Az ötede bahçenin Gülü. Gül-i Muhammedî (s.a.v.) Biz geldik Ya Rasülallah! Sana layık ümmet olamasak da, ayıplarımızla, kusurlarımızla, kıskançlıklarımızla ve sayamayacağımız kötü hasletlerimizi de alarak sana geldik. Efendimiz “Beni, vefatımdan sonra ziyaret edenler, sağlığımda iken beni ziyaret etmiş gibidirler.” buyuruyor. Biz de her şeye rağmen kanadı kırık kuşlar gibi, gözü yaşlı çocuklar gibi senin şefkatle saran ravza-i pakine geldik.
6.
Gönül hûn oldu şevkinden boyandım Ya Rasülallah
Nasıl bilmem bu nirane dayandım Ya Rasülallah
Ezel bezminde bir dinmez figandım Ya Rasülallah
Cemalinle ferahnak et ki yandım Ya Rasülallah
Salat ve selam Sana, âl-i ezvac-ı tahirat ve ehl-i beytine… Yine selam olsun hulefa-i raşidin, sahabe-i güzin efendilerimize ve bütün ehl-i iman ve ehl-i İslâm’a…
Gitmeyi istemek belki kolay ama dönmeyi istemek hiç de kolay değil. Her yolculuk da bir gün nihayet bulacaktır. Alem-i ervah’tan, alem-i berzah’a giden yol gibi. Hacc yolculuğu tavafıyla, say’ıyla, arafat’ıyla, müzdelife’siyle, mina’sıyla, şeytan taşlama’sıyla ve üzerimizde taşıdığımız kefeniyle (ihram) hiçliğin, yokluğun, ölümün ve son’un bir provasıdır. Parçaların Bir’de tümlenmesi, birleşmesidir. Hacc’ın ruhlarımızda açtığı bu yangın hiç sönmesin, hiç bitmesin bu pervane gibi dönüşler…
Yanmaktan usanmazam Mevlam
Pervane miyem bilmem ah
Hiç sonunu saymazam Mevlam
Divane miyem bilmem ah.
Entry Filed under: DENEMELERİM, YAZILARIM. .
1 Comment Add your own
Leave a Comment
Some HTML allowed:
<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <pre> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>
Trackback this post | Subscribe to the comments via RSS Feed



1.
kudret karaçam çimen | 16/02/2007 at 14:12
Hac, yüce yaratıcıya yakınlığın, kurbiyetin, kurban olmanın, diz çökmenin, ona yakarmanın ve ah u eninlerle ona teslim olmanın adıdır.
Allah haccınızı mebrur olan haclardan etsin.