Archive for 04 Feb 2007

İKİ DÜNYA ARASINDA SAKLI DUA KELİMELERİ

mabedmabed  

“Günlük hayatta sık kullandığımız inşallah, maşallah, sübhanallah, biiznillah gibi kelimeler iki dünya arasında nasıl yankı buluyor acaba hiç düşündük mü?” 

Günlük hayatımızda dilimizden düşmeyen, farkında olarak veya olmayarak dua ettiğimiz kelimeler vardır. Öyle ki yerlerine bir şey koymak mümkün değildir bu kelimelerin. Bir mü’minin dünyasında çok büyük anlamlar ifade eden bu kelimeler acaba inancı olmayan insanların hayatında ne ile doldurulur hiç düşündük mü? Bir yakınımız amansız bir hastalığa yakalanmıştır. Hep bir ağızdan dua dileklerinde bulunulur. Niyazımız, yakarışımız kimedir? Elbetteki Allah’a… Yalnız O’na sığınır ve yalnız O’ndan yardım dileriz. -eş-Şafi isminin adıyla- “Allah, şifalar versin” deriz ve en güzel makamdan yardım dileyerek oradan ayrılırız. Peki bu durum bir inançsızın hayatında nasıl tecelli eder. Kimden yardım diler, kime niyazda bulunur tıbbın, tedavinin tükendiği yerde… Amansız ve çaresiz yatan hastaya ve yakınlarına acıyan gözlerle bakmaktan öte bir şey yapamaz. Çünkü ölüm onun için bir sondur. Dünyası bir gaye üzerine kurulmadığı gibi ölümünün de bir manası olamaz. O yüzden “çok üzgünüz, elden bir şey gelmez” demekle yetinilir. Elden gelenin avuçları semaya açıp yakarmak ve yalvarmak olduğunu keşke bilebilselerdi.

        

Dua, dua eller karıncalanmış;
Yıldızlar avuçta, gök parçalanmış
Gözyaşı bir tarla, hep yoncalanmış
                                               Necip Fazıl

Mü’minin hayatının merkezinde olan belki de en önemli kelime İnşallah’tır. Allah izin verirse, Allah nasip ederse, O müsaade ederse, yolumuzu açarsa, önümüzü aydınlatırsa, ayaklarımıza güç kuvvet verirse v.s. Mutlu bir başlangıçta, bir yolculukta, sevinçli bir haberde, üzüntüleri dindiren teselli cümlelerinin ve daha pek çok olmuş, olacak şeylerin öncesinde ve sonrasında inşallah deriz. Yeni bir işe girmişizdir. “İnşallah hakkınızda hayırlısı olur” deriz. Yola çıkarken, “inşallah sağ salim gidip dönersiniz” denir. Yeni bir atama olduğunda “hayırlı hizmetler edersiniz inşallah” denir v.s. Kelam-ı İlahi ile de sabittir ki “İnşallah”sız işe başlamak, yola çıkmak Yaradan’ın kudret, kuvvet ve azametini yok saymak manasına gelir ki bu durum mü’minlerinin her daim görüp gözeten, gizli aşikar her şeyi bilen Rablerine karşı yapacakları en büyük hatalardan biri olacaktır. İnanmayan bir insanın dünyasında, yani inşallah’ın olmadığı bir dünyada durumlar nasıldır peki? Çocuğunu sınava hazırlamada motive edici “inşallah kazanacaksın” yerine mesela ne konulabilir? “Başaracaksın, sana güveniyorum, bu sınavı kazanmalısın” v.s. Çocuk çalışacak ve kazacak ama onu ruh dinginliğine ulaştıracak, içini ferahlatacak, manevi boşluğunu dolduracak yüce bir makama ihtiyacı var. Şöyle bir temenni ne kadar yerinde olurdu: “Oğlum sen çalış gayret et, inşallah güzel sonuçlar alırsın.” Başarının tek başına çalışmaya bağlı olmadığı ve Allah’ın izni ve inayeti olmadan bütün duygu ve düşüncelerin havada kalacağı idrak edilmeli. Yeni bir işe başlanıldığında bir inançsızın düşünce dünyasında nasıl bir tebrik görürüz? “Tebrik ederim, çok sevindim, hayırlı olsun.” Ama bu başarı kimin izni ile oldu, bir işi hayırlı kılan kimdir ve nedir? Ne kadar yeri dolmaz ve şumüllü bir kelimedir “İnşallah”. Çok sık olmasa da bi-iznillah kelimesini de kullanılırız, Allah’ın izni ile anlamına gelir ki yine yeri doldurulamayacak bir kelimedir.

Hiçbir zararlı tesire mahal vermeyecek, her türlü gözle görünür/görünmez zararda bizleri koruyacak bir kelime de maşallah’tır. Allah’ın istediği olur anlamına gelir ki bu şimdi ki tabir-i diğerle tam bir nazarlıktır. Sahte kalkanların yerine, gerçek bir koruyucu kalkandır. Bir doğum haberi aldığımızda, hemen ziyaret koşulur ve dünyaya gelen bebeğe ilk cümle maşallah’tır. Allah bağışlasındır. Çünkü Efendimiz (s.a.v.) in de ilk tavsiyesi budur. Her ne olursa olsun mü’min olarak Maşallah’ı cümlelerimizin en başına ekleriz. Peki inanmayan insanların dünyasında bu duruma nasıl tepki verilir? Kutlarım, tebrikler, duyunca çok sevindik, ne tatlı bir bebek v.s. gibi bir türlü yerli yerine oturmayan cümleler. Bu dünyanın içerisinde bebeği yapan ve yaratan –haşa- anne babanın kendisidir. Ve tebrike takdire en layık olanlar da onlardır. Hatta denir ki çocuk yapmıyor musunuz/yapacak mısınız? Çocuk bir fabrika imalatı değildir ki! Onu rahimlere yerleştiren yüce bir kudret/yaratıcı var.İnsan bu noktada sadece bir aracı ve isteyendir. Çocuk büyür, sünnet çağına gelir. Başına Maşallah’lı bir şapka takılır. Hep mü’min hanımların ninnileri maşallah ve inşallah’la süslenir. Ama öte tarafta inşallah ve maşallah’ın manasını dahi bilmeyen bir ailede hangi cümleler yankılanır. “Bin maşallah benim yavruma” diyen ebeveynler bir yanda, “afferin benim evladıma” diyen aileler diğer tarafta.

Elbetteki dilimizde vird edindiğimiz sözler bundan ibaret değil. Bundan çok daha fazlası zikredilebilir. Mesele önce farkında olmadan söylediğimiz kelimelerin farkına varabilmektir. Öteki’nin ise nelerden mahrum olduğunu anlamaya çalışmasıdır. Dil, duyguların, düşüncelerin tercümanıdır. Nasıl yaşarsanız, duyar ve düşünürseniz, dilinize de o akseder. Modernleşme virüsünü kapan ve derin(!) korkuların esiri olan, kahir ekseriyeti Müslüman olan toplumumuzda artık yerlerini argo ve uydurukça kelimelerin aldığı acı bir gerçektir. Üzerinde yaşadığı toprakların düşünme melekelerini yitirmiş bir toplumdan da doğru, şumüllü ve anlamlı cümleler kurması beklenemez.

Kelimelerin ruhunu kazanması bizim onu doğru şekilde kullanmamıza bağlıdır. Bir inançsızın hayatında büyük bir eksiklik olan bu önemli kelimeler, bizlerin hayatlarını süslüyor. Bunun kıymetini bilelim, elimizdekini heba etmeyelim.

Kâmil Büyüker

Add comment 04/02/2007

BİR ZAMANLAR KANAAT DİYE BİR NİMET VARDI…

   bgn-034.jpg

Bu toprakların üzerinde yaşayan insanlar çok iyi bilirler ki bir zamanlar bu topraklarda sayıyla ölçülmeyecek derecede güzel hasletler yaşardı. Sayıyla ölçülmezdi çünkü yürekler henüz kirlenmemişti, işgale uğramamıştı, şehirler geçmişte bugün olduğu kadar ki pisliği bünyesinde taşımamıştı. Öyle hasletlerdi ki sayıyla ölçülmezdi, çünkü bizatihi yaşanırdı, yapılan hiçbir şey sırf iş olsun kabilinden yapılmadığı için de sayıyla ifade edilemeyecek kadar büyük bir anlam ifade ediyordu. Şimdilerde artık bir elin parmaklarına sığdırabildiğimiz güzel hasletlerin kimilerinin toplumda karşılığını görünce şaşırıyoruz ve bu çağda hâlâ böyle hasletlerin nasıl hayatta kalabilmiş olacağını havsalamız almıyor. Nitekim elimizden uçup giden en büyük nimeti, kanaat nimetini düşünüp zaman zaman iç geçiriyoruz. Evet bu toprakların insanları bir zamanlar en büyük nimete sahiptiler: Kanaat nimetine..

Kanaat öyle büyük bir nimetti ki evde annelerimizin ‘buna da şükür’, ‘bunu da bulamayan var’ dilekleri ve duası,  babalarımızın cepleri boş da olsa, borç listesinden gülmeyi unutsa bile her şeye rağmen baba olmanın sorumluluğuyla dik durması/durabilmesi, çocukların bakkalı sadece ekmek alırken gördüğü ve ekmeği en büyük katık bildiği, en büyük oyuncaklarının taşla toprak olmasıydı.. Kanaat, bulunduğu zaman  istifade edilen ve/veya dağıtılan ve bulunmadığı zamanlarda şükredilen en büyük nimetti. Öyle yapmıyor muydu Allah’ın Rasulü? buldukları zaman dağıtıyorlar, bulamadıkları zaman şükrediyorlardı. Gerekirse karınlarına taş bağlıyorlardı. Aslında o taş ezelden yüreklere kanaat ve şükür nimetiyle bağlanmıştı. Ve sırf bu yüzden Allah nimetini ziyadeleştirerek verirdi. Yine Rabbimiz, verirken hesapsız verenlerin, şükrederken sayısız şükredenlerin, kanaatte kifayet edenlerin ahir ve akıbetlerini iyiliklerle ve güzelliklerle donatmıştı. Evet bir zamanlar ocaklarda iki çeşit, üç çeşit yemekler, çeşit çeşit katıklar, renk cümbüşü sofralar yoktu, ama yüreğimizi doyuracak kadar, içimizi ısıtacak kadar kanaat nimetimiz, bölüşeceğimiz ekmekler, bir tastan içilecek çorbalar vardı ve elhamdülillah vardı her sofra sonunda… Sofra sahibi unutulmazdı başta ve sonda, evvelde ve ahirde hatırlanırdı. Yemeğin sonu bereketiydi ve şimdilerde olduğu gibi tabaklara el sürülmeden dökülen yiyecekler yoktu. Nimet kolay kazanılmıyordu ve dökülen her kırıntı aslında nimetin sahibine nankörlük etmekten başka bir anlama gelmezdi. Ne yapıp edip o kırıntılara ya bir kuş, ya bir kedi müşteri olarak bulunurdu. Bu hal böyle devam ederken eve giren her şeyin de bir bereketi vardı ve sanki cömert bir el inayetiyle, izniyle şikayetlenmeyen ve kanaat eden kullarına karşılıksız ve yine fazlasıyla veriyordu.

Bir zamanlar kanaat diye bir nimet vardı.. Yeni evliler ‘bir yastıkta kocama’ duasına amin dedikten sonra önce yatacağı yatağın konforuna bakmazlardı, gönüllerin birlikteliği, sadakat, ünsiyet, anlayış, sağlık ve sıhhat evin konforu olsundu yeterdi. Evleri vitrinlik malzemeler, teşhir eşyaları süslemezdi, evde her daim muhabbetin esamesi dolaşır, evleri mutluluğun güneşi aydınlatırdı. Ve kimse, yaptıracağı saç yüzünden, alacağı takılar yüzünden, bilmem hangi marka mobilya takımları, perdeler, çatal bıçak takımları yüzünden, kavga etmezdi. Hayat hep eldekilerle yetinmeyi, geçimin yarısının harcamada iktisat olduğunu telkin etmişti onlara.. Nitekim bu toprakları vatan yapanlar da hayatlarında lükse, şatafata yer vermemişler, viraneleri kâşânelere tercih etmişlerdi. Çünkü onlarda  biliyorlardı ki ‘yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emin değillerdir.’ Bu yüzden yüksekten esen rüzgarların esişini ve yüksekten seyreyleyen insanların hazin akıbetlerini de çok iyi biliyorlardı. Sırf bu yüzden ayaklarını yere sağlam basmışlardı. Bunu kanaat ve şükür nimetleriyle kökleştirmişlerdi. Kanaat işte öylesine büyük bir nimetti ki insana yerini hatırlatıyordu, haddini, hududunu çiziyordu ve insanlar kanaat nimetine sahip olduklarından, ayaklarını yere sağlam bastıklarından, kendilerini biliyor, Rabblerini biliyor ve hadlerini biliyorlardı.

Bir zamanlar kanaat diye bir nimet vardı.. Ve böylesine koca bir nimet ve imkan elimizden uçup gitti, tüm güzellikleri elimizden birer birer kaçırdığımız gibi. Çünkü bu topraklarda bu hasletlerin yaşama alanlarını tükettik, yani oksijenlerini.. Bilemedik ki bir nimet ancak ona layık olanlara hastır/ona layık olanlarca korunur ve o nisbette neşv ü nema bulur.. Biz elimizdeki mirasa, yapılabilecek en büyük kötülüğü yaptık tez elden çarçur ettik, gidene ağlayacağımız yerde  mirasyedi edasıyla kahkahalar atmayı yeğledik. Bütün iyi ve güzel tüm ahlaki meziyetler, hasletler kitaplarda ve tabelalarda asılı kaldı.  Bugün başımızda dönüp duran bu hal neyin nesi? Neden bu huzursuzluk, hayatımızda gittikçe derinleşen bu uçurum neden? Hiç sorduk mu? Biz kimiz, ne idik ve ne olduk? Sahi madden tatminsizlik, manen bu yangın bundan bilmem kaç zaman önce bu topraklarını terke zorladığımız kanaat nimetinin yokluğundan olmasın… Şimdi evlerimize/ kendimize dönme zamanı, içinde onca güzellikleri bıraktığımız ve ihanet ettiğimiz ahdimize tekrar bağlanma, medeniyet mirasımıza rucû etme, pişmanlığımızı beyan edip elimizde kalan birkaç değeri de kaybetmeden, kapının önünde medet dileme zamanı..

 Şimdilerde her köşe başında, kaybettiğimiz o hasletlerden müteşekkil tabelalar silsilesine rastlamak mümkün. Kanaat et lokantası, şükür market, bereket kasabı v.s. Yoksa siz kaybettiklerinizi bulmak için yanlışlıkla kanaat lokantalarının, bereket kasaplarının, şükür market kapılarının önünde mi bekliyorsunuz? 

                                                          

                                                                                                  Kâmil BÜYÜKER

Add comment 04/02/2007


 

Şubat 2007
M T W T F S S
    Mar »
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728  

Arşiv

Kategoriler

linkler

Sayfalar

Popüler Yazılar

Son Yorumlar

salih on PINAR DERGİSİ: Kültür ve Sanat…
Hayrettin on PINAR DERGİSİ: Kültür ve Sanat…
Neden ki? on PINAR DERGİSİ: Kültür ve Sanat…
Fatih Gündoğan on canımız, bebeğimiz elif ranamı…
Salih on PINAR DERGİSİ: Kültür ve Sanat…

Top Clicks

Blog Stats

Meta