Kâmil Büyüker

tasavvuf, tarih, edebiyat

GİDENLERİN ARDINDAN YENİDEN MİLLİ MÜCADELE HAREKETİNE DAİR BİR TARİH MUHASEBESİ

Seksene iki kala dünyaya gelmiş bir kuşağın yani sancılı 80 ihtilali günlerini kundakta ve kucakta atlatmış fertlerinden biriyim. Ne ki dünyaya gözlerimi açtığım ev eski kitaplar, mecmualar ve siyah beyaz bir tarihle doluydu. İlk kendimi buluşum kitaplar arasındadır. Hâlâ da arayışım devam eder. “Kitapların sonu yoktur” diyen üstadımızın izinden gidiyoruz, hiç bitmemecesine. Evimiz aynı zamanda sadece isimlerini ve tebessümlerini hatırladığım koca koca adamların da sanki nümayiş yeri idi. Belli zamanlar toplanırlar, bazen dışarıdan misafirler gelir, onlarla da kapalı kapılar arkasında bir şeyler konuşurlar. Çocukların girmesi yasaktır, “senin aklın ermez” denilir kapı önünde hüküm gecesi gibi beklenir. Ne konuşulur, ne söylenir havsalamda hepsi muamma. Ama iyi şeyler konuşulduğuna kaniyim, çünkü evimize gelen bütün amcalar ve ağabeyler iyi insanlardı. Buraya neden geldim; iyi ağabeyler, güzel amcalar benim ruh dünyamda derin izler bıraktılar.
Adını Yeniden Mili Mücadele olduğunu öğrendiğim, sahici ve sarsıcı bir gençlik hareketi, çocukluğumda ve halen de büyük efsanelelerle anılırdı. O zamanlar aklıma koyduğum bir rüyayı gerçekleştirme hayaliyle yaşadım, yaşıyorum. Gittiğim her yerde mücadele mektebine yolu düşmüş kim varsa kapısını çalmak, benim için biz vazifeydi sanki.

İlk ciddi sorgulamalarım, daha doğrusu işin tarihini kurcalama merakım 1996 yılında Kırşehir’in Toklumen kasabasında bir telefonla başladı. Telefonun öbür ucundaki isim Bursa’dan Yılmaz Karaoğlu idi. Sonra Yusuf Ziya Özkan’a abim eliyle ulaştırdığım bir mektup yazdım. İsimler adresler birbirini kovaladı. Sorduğum sorular hep afaki cevaplarla bana dönse de bu işi seviyordum ve bunu yaparken kendi zihin tarihime de kayıt düşüyordum. IDP’li yıllar ayrı bir heyecan fırtınasıydı benim için. Sayıca azdılar ama samimiydiler, inanmıştılar. Ne ki sonra “araya dünya girdi” kardeşlik de bozuldu, mücadele tavan arasında tozlu, izbe kuytulara kaldırıldı. Bir avuç inanmış adam derler ya, hep sonrasında bir avuç kaldılar sonra ne adam ne de avuç kaldı. yerle yeksan oldu herşey. “Göçtü kervan kaldık dağlar başında” idi sanki. Artık çocukluk diyemeyecek kadar akli melekelerimizin yerinde olduğu bir çağda “nedeni, niçini, nasılı” kendimizce ve kendimize sormaya başladığımız bir döneme girdik. Meğerse bu yolda yalnız değilmişim karşıma Ankara’da yayınlanan Çınar dergimizin yazar kadrosundan ağabeyler çıktılar. Onların da hissiyatları aynı olunca başta Mehmet Akif Ak ve rahmetli Ziya Uygur ziyaretleri de peşi sıra geldi. Ama bir türlü sıra gelmeyen bir isim vardı ve içimin cız ettiği haberle vefatını duyduğum isimden başkası değildi o kişi: Necmeddin Erişen.
O mücadele mecmularında, hapishanede yatarken parmaklıklar arkasında çekilen resminden ya da meydanlara ilham veren kudretli hitabeti esnasında çekilmiş fotoğrafından ve de kütüphanemizde bulunan “Gerçek Emperyalizm” isimli kitabından tanıdığım Necmeddin Erişen. Bunun dışında bir telefon görüşmesi, Adana’da olduğunu öğrendiğim
yıllar öncesinin buğulu bir hatırası ve “Zorda Yürümek” kitabı.
Evet “Zorda Yürüyen” adam günün birinde kendi çabasıyla Kurtuluş Savaşı Milli Mücadelesini anlatan öyküsünü kaleme alır. Kapağa da Yeniden Milli Mücadele yıllarının ihtişamlı günlerinin siyah beyaz resimlerinden oluşan tarihi bir panorama girer. “Milletim.!. Tarihin Sesini Dinle.” pankartının arkasında sıralanan bir grup inanmış adam, mahkeme salonlarından, meydanların ihtişamlı mitinglerine, parmaklıklar arkasında bakışı ve yüreği yiğit bir adam Necmeddin Erişen… 1994 yıllında bu yayınlanan kitap Türkiye Gazetesi kültür sanat sayfasında tanıtılır. “Eğitimci Necmeddin Erişen’in “Zorda Yürümek” isimli kitabı yayınlandı. Erişen, kendi imkânlarıyla yayınladığı eserinde, Milli Mücadele yıllarında Anadolu insanının çektiği sıkıntılara yer veriyor ve inanmış insanların çilelerini anlatıyor. Köylerden şehirlerden Anadolu’nun her köşesinden yükselen inanmış insanların feryatları hacmi küçük kitapta coşkulu biçimde ele alınıyor. Kitap, Murat Reis mh. Silahtarbahçe sk. No:56/1 Üsküdar, İstanbul adresinden temin edilebilir.” Küçük bir ilan ama benim için tesiri çok büyük. Hemen kağıt kaleme sarılıp mektup kaleme aldığımı hatırlıyorum. Mektupta neler yazdığımı hatırlamıyorum ama o yaşımın verdiği hissiyatla gözümde efsaneleşen “Mücadele Birliği neden dağıldı?” sorusunu sorduğumu hatırlıyorum. Nihayet Necmeddin Erişen’den kitap gelmesi bende büyük bir heyecana sebep olmuştur. Kitabın iç kapağına zımbalanmış bir not:
“Kardeşim Kâmil
Çok nâzik mektubunu aldım mütehassis oldum. Allahım bir gün karşılaşmak nasip ederse her şeyi konuşuruz. Yeniden dirilmek gibi bir şey. Bu kitaptan arkadaşlarına da tavsiye et. İnşa Allah güzel hizmetler edesin.
Necmeddin Erişen”

yine kitabın üzerinde 6.7.1994 tarihi düşülmüş ve imzalanmış.
Bence Necmeddin Ağabey üzerinde bir şeyler yazılıp çizilmeyi hakedecek derece de önemli bir isimdi. “Tarih yazan bir teşkilatın genel başkanı” olması bile başlı başına mevzu bahis konusudur. Necmeddin Ağabeyin vefatı (4 Haziran 2011 Cumartesi) bir gerçeği daha aynel yakin görmemize neden oldu o da tarih yazanlar birer birer tarih sahnesinde çekiliyorlar. Sanki “yavaş yavaş tükeniyoruz, yok mu bu tarihe müşteri çıkacak?” dercesine. Bunun bir önceki aylarda şahidi Mehmet Güngör Ağabeydi. O da sessiz, münzevi bir hayat yaşadı son günlerinde ve çekildi sahneden. Mekânı cennet olsun. Yine bir isimsiz kahraman Öğretmen Veysel Dağdelen ağabey, neler görmüş neler geçirmişti ve ne çok şey yaşamıştı bizim bilmediğimiz ama hep dinlediğimiz. O da terketti bu meclisi. Kimler göçüp gitmemiş ki sessiz sedâsız: Mehmet Çetin, Mehmet Ali Taşçı, Necati Akyan, Faik Eryıldız ve nice isimsiz kahramanlar. Hepsine binlerce rahmet…

Ölümler biliriz ki sessiz nasihattir anlayana. Hem gider, hem nasihat eder, hem uyandırır. Giden bu güzel insanların ismini tarihe düşecek yok mudur içimizde? Vardır ama bu işi kuvveden fiile çekip çıkaracak, herkesin eteğindeki taşların dökülmesine yardımcı olacak bir itici güç lazım. Rahmet okuyalım, hayırla analım ama bu isimleri henüz dünyadan göçmeden hatırlayalım, erken gidenlerin isimlerini de abideleştirelim. “Ayağa kalk Sakarya” demeden “Aziz Millet Uyan Artık Geç Oldu” demenin zamanı geldi de geçiyor.
(Zorda Yürümek kitabının arkasında yer alan Necmeddin Erişen Ağabey’e ait olduğunu düşündüğüm “Çığlık” isimli şiiri belki duygularımıza tercüman olur diye yayımlıyorum)
Çığlık
Bir ses yükseliyor enginlerden
Yangındaki yavrusuna kavuşan
Anne çığlığı.
Bir umut yükseliyor ufuktan
Boynu bükük gariplerin
Yetimlerin âhına

Bir ses yükseliyor derinden
Seherler dolusu umutlar
Gönüller dolusu duâlar.

Bir inilti geliyor derinden
Pas tutmuş asırların içinden
Silerek silkinerekten

Bir inilti geliyor derinden
İnadına yüklü omuzları
Zulümlerle çilelerden
Bir ses yükseliyor asırların içinden
Taa! Başlarda
Yalçın kayalıkları çatlatarak çıkan
Masum bir fidan gibi duygulu
Derinlemesine içten, yürekten
Bir ses yükseliyor ufuklara
Yağmur yağıyorcasına
Sanki bir hâmi
Kuruyan otlara.

Bir ses yükseliyor ufuklara
Yeni bir hayat,
Bir şahsiyet veriyor
Beyinlere, gönüllere, umutlara.

Yorum yapılmamış »

HAC’DAN ÖNCE, HAC’DAN SONRA:TEVHİD’İN HAYATIMIZDAKİ AKİSLERİ

İkilik yok birlik var
Yalnız bunda dirlik var
Yalnız bundadır felah
La ilahe illallah

1. Dinler içinde sadece İslâm’da bir mabede müteveccih olarak ibadet etmek vardır. Diğer dinlerde ise bu husus sadece bir yöne müteveccih olmak şeklindedir. Kâbe, yeryüzünde inşa edilen ilk beyt, çağrısı zamanın ötelerinden yapılarak bugüne değin icabet edilerek aşkla muhabbetle koşulan bir mabed olma özelliğini taşıyor. Kur’an’da, Kabe’yi inşa sürecinde yapılan dua şöyle yer alır: “İbrahim, İsmail’le birlikte Kâbe’nin temellerini yükseltirken şöyle yalvardılar. Rabbimiz, kabul buyur bizden. Yalnız sensin tüm duaları işiten ve gönüllerdekini bilen de yalnız sensin.” (Bakara, 127) Kabe, vahdetin sembolü, tevhid akidesinin en müşahhas temsillerinden birisidir yeryüzünde. Birlik felsefesi onda inşa edilerek hayat bulmuş. Hac vesilesi ile Kabe’nin etrafında tavaf edenler, kalpleri etrafında dönerler hakikatte… Kabe, kalbin de yeryüzündeki remzidir. Ve her dönüş tevhidin perçinlenmesi, her tavaf bu ikrarın üzerine basa basa yerine getirilmesidir. Yeryüzünde ilk insan yaratılalı beri süregelen hak-batıl, iman-küfür, tevhid-şirk mücadelesinde safını belli etmenin yüksek sesle ifadesidir. Hac’da tevhid’in ikrârı, teslimiyetin izhârı ve bir noktanın etrafında kaybolmak vardır.

Sağı solu gözler idim
Dost yüzünü görsem deyu
Ben taşrada arar idim
Ol can içinde can imiş


2. Hac’dan önce sosyal hayatını tanzim etmeye fırsat bulamamış insanlar, Hac vesilesi ile mali olarak yapılan hazırlıkları önce gönle/ruha aksettirerek bir heyecan kasırgası içinde yol telaşına düşerler. Bu heyecanın aksini dışarıda da görmek mümkündür. Baktığı her şeye rahmet nazarıyla bakar hacı adayı. Hac bir seferdir. Ama bilindiği gibi her sefer gönülde insicam doğurmaz, gözden yaş akıtmaz. Bu farklı bir yoldur ve sırf O’nun yoluna ve O’nun davetine, O’dan gelen davetle icabet etmedir. O’nu taşrada arayanlar hep yanılmışlar. O can içre candır. O’nu kanadı kırık bir kuşun feryadında, bir yoksulun masumiyetinde, bir yetimin hayasında, bir beli bükük ihtiyarın gözyaşında bulabilirsiniz. Hayat, doğru bakmasını bilene çok şeyi hakikatiyle gösterir. Hac, öncesiyle de hayatı tanzim, sokağı tanzim ve şehri tanzimdir. Hac’dan önce sosyal terapi bizzat dışarıda yapılırken, içerde de yani kalpte de hazırlığın provaları yapılmaya başlamıştır bile… Hac vesilesi ile kazanılması gereken bir disiplini Cenab-ı Hak zaten çiziyor: “Hac’da rafes yok, füsuk yok, cidal yok” (Bakara, 197) Rafes, şehvet gücüne; Füsuk insanı saran ve bozan tüm negatif durumlara; cidal ise kavga ve tartışmaya işaret eder. Bu disiplin aynı zamanda insanı zaaflarından, benliğini saran zincirlerden kurtarırken bir yandan da özgürleştiriyor. Bu yanıyla da Hac, iradenin, zaaflara galebe çalması iklimidir.

Hakkı arar isen kalbinde ara
Kudüs’te Mekke’de Hac’da değildir
Eğer bir mü’minin kalbin kırarsan
Hakk’a eylediğin secde değildir.


3. Her biri farklı milletten, ırktan, renkten oluşan insanlar, bütün dünyevî üstülükleri bir kenara bırakarak bembeyaz örtüye bürünürler. Niçin? Varlığın hakikatine, varoluşun hikmetine erebilmek için. “ben” lik libasından sıyrılıp “biz” de birleşme vardır, hac’da. İhramlı iken konulan yasaklar, sosyal bir varlık olarak insanoğlunu bir disipline sokarken, aynı zamanda yaratılmış olan zerreden küreye her şeye dost olmayı da telkin eder, ihramlıya/hacı adayına. Taki haşerelere dahi dokunulmayacaktır. Haccın hakikatine erenler, bilirler ki her şey bulunduğun yerde ve içinde bulunduğun anda başlar. Esas anlamı “yönelmek, kasdetmek” olan hac, gönlünü O’na verenler için çok kolaydır. “Gönül seni bulmuş ise/ başkasını anar mı hiç/ ateşine yanmış ise/ başka nara yanar mı hiç” diyor ya bir gönül ehli, işte o sır kendini bilmek, kendini bulmak, yitiğini önce kendinde aramaktan geçiyor. Hac, “istitâat” şartıyla bizi yükümlü tutar ama her güç yetirebilen hacı olur mu? Büyük müjdeyi Efendimiz (s.a.v.) vermekte: “Kim Allah için hacceder de kötü söz ve davranışlardan ve Allah’a karşı gelmekten sakınırsa, annesinin onu doğurduğu günkü gibi (günahlarından arınmış olarak hacdan) döner.” (Buhari, “Hac”, 4; Müslim, “Hac”, 438)

Yorum yapılmamış »

ÂVÂZEYİ BU ÂLEME DÂVUT GİBİ SAL

Gök nûra garkolur nice yüzbin minâreden
Şehbâl açınca rûh-ı revân-ı Muhammedî
Yahya Kemâl

1. Gökkubbenin altında ses, seda ve nağmeler ile içinde yaşadığımız güzel coğrafyamızı bambaşka bir halete sokan ezanlar, İslâm’la olan bağımızın en güzel alameti ve şahitleridir. “Bu ezanlar ki şahadetleri dinin temeli” diye haykıran şairimiz de aynı gerçeği vurgular. Ezanla kurulan bu büyük bağ, ezanı okuyan ve camileri bambaşka bir lahûti havaya sokan müezzinleri de içine almış ve bu güzel müjdenin habercisi yapmıştır. Medeniyetimizin İslâm’ın bu şiardan yola çıkarak, süsleyip bezemek suretiyle ihdas ettiği kurum olarak müezzinlik hem gözde ve hep dikkate değer bir meslek olagelmiştir. Yaşanmış hayatlar, hatıralar ve güzel seslerin ulaştığı canlı cansız bütün mahlûkat bu durumun sessiz ve en güzel şahididir. Süleymaniye’de Hafız Kemal’in mevlidini dinlemek, Arap Camii’nde Hafız Kemal Tezergil’in ezanlarını dinlemek, Ağa Camii’nde Hafız Zeki Altun’un okuduğu mevlidleri, kasideleri ve naatları dinlemek, Üsküdar Valide Camii’nde Hafız Süleyman’ı dinlemek, yine Aksaray Valide Sultan Camii’nde Hafız Cemâl’in ezanları ile mest olmak ve daha nicelerini dinlemek ve dinledikçe bambaşka bir deryaya dalmak… Bu ve daha nice güzel sesler yürekten çıktığı için kalbe tesir etmiş, okunanlar mü’minlerin imanını artırmış, ehl-i kitabın kalbini imanın tılsımı sarmış, duymak istemeyenler ise kulaklarını tıkamakla yetinmişler. Önemli isimler ve önemli sesler arasından sadece dikkat çekmek ve hatıralara dokunmak adına birkaç isimle hemhâl olacağız, belki camilerine, meclislerine varacağız. Ve “minarelerle yoğrulan yurdu sen ezansız/ sen müezzinsiz bırakma Allahım!” diye niyaz edeceğiz

Semâdan sırr-ı tevhidi, duyan gelsin bu meydâne,
Derûn içre bugün Allah, diyen gelsin bu meydâne.
Salâdır ehl-i irfâne, götürsün cânı kurbâne,
Bugün başını merdâne, koyan gelsin bu meydâne.
Abdülehad Nuri Sivasî

2. İz Bırakan Bazı Meşhur Müezzinler…

Hafız Cemal (Aksaraylı)
Pek çok Hafız’a, müezzine ilham olmuş ve onlara üstadlık yapmış önemli bir isim Aksaray Valde Camii Başmüezzini Hafız Cemal’dir. Pek önemli isim üzerinde emeği olan Hafız Cemal’i en güzel Ali Rıza Sağman anlatmış:
“Ezan okumada Cemal, şüphe yok, bilâlisanî idi. Kur’an ve mevlid okuma işi nasıl (Hafız) Sami ile gitti ise “Ezan”cılık da Hafız Cemal ile gitmiştir. Cemâl Aksaray Valde Camii’nin minaresinde dirseklerini şerefenin kenarına dayayıp başını elleri arasına alarak ezan okumaya başlayınca bütün muhiti hayranlıktır alırdı. Ezan bitinceye kadar evler, yollar, meydanlar mutlak bir sükunet içinde kalır. Tramvaylar cereyan kesilmişçesine oldukları yerde dururlar. Arabalar yürümez olur. Pencereler açılır. Türlü yaş ve cinsten başlar dinleme aşkıyle minarelere, sesin geldiği yöne çevrilir, dükkanlar, mağazalar, kahvehaneler, boşanır, boşalır. Herkes dışarı fırlamıştır. Yolcular durmuş, gidip gelme durmuş, iş güç durmuştur.
Bu duranları sakın yalnız Türk ve Müslüman saymayınız. Hayır, bu dinleme işine bu hayranlık faslına Müslümanlar kadar, Rumlar, Ermeniler de bağlanmıştır.
Cemal ezan okuyor. Tizden bir perde. Uzun bir soluk. Kâh kalınlaşan dalgalı bir ses ufuklarda yüzüp duruyor. “Allahü Ekber” in lafzı kulakları, ufukları, manası ruhları ve arşı titretiyordu. Hülasa gerek lafızdaki haşmet, gerek manadaki ulviyet, o ezan için yaratılmış sesin dalgaları üzerinde gökleri dolaşıyordu.
Cemalin ezan ve salâsını dinlemek için uzak yerlerden gelip minare diplerinde bekleşenleri biliyoruz. Çok yerinde olan bu aşkın sahiplerini hürmetle selamlarız. Bu aşıkların içinde Hıristiyanların da bulunduğuna şahidiz. Hatta ecnebilerden bile bilhassa Cemalin ezanını dinlemeye gelenler vardır.” (Meşhur Hafız Sami Merhum, Ali Rıza Sağman, İst. 1947)

Hâfız Kemâl (GÜRSES)
“Mevlid’i Süleyman Çelebi yazdı, Hâfız Kemâl okudu” övgüsüne mazhar olmuş, asıl adı Kemalettin Gürses olan Süleymaniye Camii Başmüezzini “Hâfız Kemâl”, 1884 yılında İstanbul’un Fatih ilçesi Şehremini semtinde dünyaya geldi. Küçük yaşlarda Hocası Hâfız Halil Efendi’nin yanında Kur’an’ı hıfzetmiş. Daha sonra, Arapça ve Farsça öğrenmiş ve musiki dersleri almış. Bu arada Çanakkale Savaşına katılmış ve Tabur İmamı olarak hizmet etmiştir.
İlk musiki eğitimini Kasımpaşa Küçük Piyale Camii İmamı Cemâl Efendi’den almıştır. Bestenigâr Ziya Bey, Muallim Kazım Uz, devam ettiği diğer hocalardandır.
Olağanüstü ses güzelliği ile kısa sürede haklı bir üne kavuşan Hâfız Kemal Bey, sesindeki derinlik, sadelik ve ahenk nedeniyle özellikle mevlid, kaside, gazel okuyuşuyla şöhret salmış, dönemin meşhurlarından Hâfız Sami, Hâfız Osman gibi çok önemli bir isim yapmıştır.
1900’lerden itibaren geniş oktavlı, tiz ve parlak bir sesiyle zamanının en önemli gazelhanlarından biri oldu. Çok tevşih ve ilâhi bilir, eşsiz bir üslupla okurdu. Dindışı repertuarı da genişti.
İlk görev yeri Tophane Camii’dir. Daha sonra aynı semtte Nusretiye Camii ve sonrasında ömrünün sonuna kadar görevde kalacağı Süleymaniye Camii’nde baş müezzin olarak hizmet ederken görüyoruz.
İstanbul Radyosu’nun ilk kuruluş yıllarından itibaren yakın arkadaşı Hâfız Saadettin Kaynak ile yayınlara katıldı, aynı yıllarda Dar’ül Elhan Heyeti üyeliği yaptı. Hâfız Kemal ve Hâfız Saadettin Kaynak’a dindışı musikide şöhret yolunu açan, Columbia firması için yapmış oldukları 78 devirli taş plak kayıtlardır. 1928 yılında Almanya’ya yapılan bir yolculuk ile başlayan bu kayıtlar; Türk kayıt tarihinde ilginç ve çok sevilen bir repertuarının oluşmasını sağladı. Hâfız Kemal Bey, Dar’ül Elhan plakları dışında; Columbia, Odeon ve Sahibinin Sesi firmaları için 40 kadar plak (80 eser) kaydı gerçekleştirdi. Son bağlı bulunduğu Sahibinin Sesi firması için türküler, zeybek havaları okudu.
Hâfız Kemâl, Mecit Sesigür, Zeki Sesli, Zeki Altun, Nusret Yeşilçay, Hüseyin Tolon gibi önemli talebeler de yetiştirmiştir. Sayısız taş plak, radyo kaydı, eser icrası gerçekleştiren Hâfız Kemâl, 9 Ağustos 1939 tarihinde vefat etmiştir.

Dostlarının dilinden
Eşref Edip, Mehmet Akif ile Hâfız Kemal Bey’in dostluğunu anlatıyor:
Üstad (Mehmet Akif), Hâfız Kemâl’i Abbas Paşa ile de tanıştırmıştı. Abbas Paşa Kemâl’in musikideki kabiliyetine, okuyuşundaki yüksek kudretine hayran olmuştu. Hele bir gece Paşanın Heybeliada’daki köşkünde Kemâl’in okuduğu mevlit, gönüllere ne büyük heyecenlar, ne ruhâni neş’eler vermişti.
Mevlit bitip de şerbetler içilirken Paşa, Hâfız Kemâl hakkında büyük takdirler, samimi iltifatlar gösterdikten sonra Üstat’ın (Âkif’in) fikrini sordu. Üstat da:
-Nasıl söyleyeyim… Hâfız Kemâl okurken insan Süleymaniye Camii’ni, Sinan’ı görür gibi oluyor. O ne azamet, o ne kuvvet!
Paşa, Üstat’ın tavsifini o kadar beğendi ki heyecendan ayağa kalktı:
-İşte şair ruhu böyle duyar, dedi. Üstat’a iltifatlarda bulundu.
Üstat, Hâfız Kemâl’e “Kemâl Hâfız” derdi. Mevlit okurken Süleyman Çelebi’nin eserine bir şey katmadığı için onu çok takdir ederdi.”
Sadi Hoşses (1908- 1994) anlatıyor:
“Kırk yıl önce (1932 tarihine tekabül ediyor) Atatürk’ün arzu ve emirleriyle Ayasoya’da Kadir Gecesi için büyük bir mevlit tertiplendi. O zamanın en ünlü mevlithanları bir araya gelmişlerdi. Hâfız Kemâl, Hâfız Burhan, Hâfız Saadettin, Hâfız Sâmi ve şimdi isimlerini hatırlayamadığım daha pek çok üstat vardı.
Koca cami tıklım tıklım dolmuştu. İlâhi manzara huşû içinde bırakıyordu. Bir köşede Hâfızlar hatim duası yapıyordu. “Amin” sesleri kubbe içinde çınlıyordu.
Namaz bitti… ne muhteşem bir namazdı. Tekbirler, tesbihler… Nihayet mevlid başladı. O zamanlar mikrofon yoktu. Şöhretler birer birer bahir sıralarını bekliyorlardı. Bir ara “Buyur ey tahtı risâlet” kasidesi işitildi. Gür ve yakıcı bir ses koca camii inletiyordu. “Allah” diye feryat edenler, ağlayanlar, ağlayanlar…
Yıllar sonra canım kadar sevdiğim, saydığım, büyük sanatçı Hâfız Kemâl Ağabeyimi anarken yine gözlerim yaşarıyor. Yine o gecenin heyecanını yaşıyorum.”

Hafız Zeki Altun
1920 yılında İstanbul’un Vefa semtinde doğdu. Yeni Camii müezzinlerinden âmâ hafız Necati Efendi’den hıfza başlamış bilahare Nuruosmaniye Camii başimam hatibi Hafız Hasan (Akkuş) Efendi’den hıfzını ikmâl eylemiştir. Hafız Kemal ve Hafız Saadettin Kaynak’tan dînî musiki meşk etmiştir. İlk görevi 1938 yılında Kalenderhâne Camii’nde müezzin kayyımlık’tır. 1939 yılında Beyazıt Camii’ne Müezzin olmuş, daha sonraları Yeraltı Cami İmamı Hafız Rıza Efendi’nin ısrarıyla naklen Beyoğlu Ağa Camii’ne müezzin olarak geçmiştir. 1950 senesinde Teşvikiye Camii’nde müezzin olarak tayin edilmiştir. Bu tarihlerde konservatuarlarda icra heyetinde yer almış, bir ara radyoda fasıl heyetinde de yer almıştır. Mevlidi bizzat Ali Rıza Sağman’ın yanına gidip gelmek suretiyle usûlüne göre okumayı öğrenmiştir. Kur’an ve Mevlid okumada pek mahir olan Hafız Zeki Altun, bu özelliğiyle pek çok önemli adresten okuma teklifi almış, hatta bir defasında bir filmde mevlid okuması için yüklü miktarda bir para ile teklif getirilmiş ama o bunu reddetmiştir. (Bugünün Meşhur Huffaz-ı Kiramı ve Mevlidhanları, H. Rahmi Şenses, İst. 1965)
Altun, TRT radyolarında Nusret Yeşilçay, Ali Gülses, Mecid Sesigür’lerle mevlidler okumuştur. Türkiye Hafız-ı Kur’an ve Mevlidhanlar Cemiyeti’nin kurulmasında büyük katkısı vardır. Hafız Zeki Altun’un musikiye hizmeti bununla da sınırlı kalmamış, bir dönem Tercüman Gazetesinde ve daha sonra Son Havadis Gazetesinde “İslâm Bülbülleri” “Kur’an Bülbülleri” başlığı ile dönemin hafızlarının hâl tercümelerini yazmıştır. 1999 yılında vefat ettiği zamanlara kadar muhtelif meclislerde, televizyonlarda ve radyolarda okumuş, musiki meşk etmiş, talebeler yetiştirmiştir. İlahi, şuğul, şarkı formunda 77 eser bestelemiştir.
Dostlarının dilinden
Aziz Bahriyeli anlatıyor:
“Bir adam vardır. Yalnız Kur’an okur, bir adam vardır yalnız mevlid okur. Bir adam vardır her ikisini de güzel okur. Zeki ağabey, güzel Kur’an okurdu dinlenirdi ama bir “mefhari mevcudat” dediği zaman bambaşkaydı. Zeki ağabeyin tam hafız olup olmadığını net olarak bilmiyorum ama hâfız cemiyeti olmuş diye duydum. Kaside ve mevlit okumada yektaydı ve sonra güfte taksimatı çok güzeldi. Makamata hakimiyeti çok güzeldi. Meyanları pırıl pırıldı. Hafız Kemal tavrı okurdu. Diri bir okuyuşu vardı. Goy goy yapmadan tane tane okurdu.”
Alaeddin Yavaşça:
“Bir defa O’nun en çok faydalandığı tarz, tavır, üslup Hafız Kemâl tavrıdır. (…) Klasik anlayışta ve klasik üslupta, Hafız Kemal ekolünde Kur’an-ı Kerim tilavetine devam etmiş, mevlidleri de eski klasik tarz ve tavra göre icra eden, hemen hemen Mecit’ten (Sesigür) sonra son mevlidhandır. Şimdi artık her yere arabesk girdi. Kur’an-ı Kerim icrasında da, mevlid icrasında da hatta hatta neredeyse ezan ve kamet icrasında da arabesk bir anlayış maalesef hakim olmuştur. Bizim eski İstanbul ağzı dediğimiz tarz ve tavır Zeki Altun ile sona ermiştir diyebilirim.” (Zeki Altun, Hayatı ve Eserleri, Cumhur Enes Ergür, Türk Tasavvuf Musikisi ve Folklorunu Araştırma ve Yaşatma Vakfı yay. 2004)

Hafız Kemâl Tezergil
İstanbul’un son dönem de önemli seslerinden mevlidhanlığı, kâriliği ve musikimize olan katkısı ile önemli iz bırakmış isimlerinden birisi Hafız Kemal Tezergil’dir. Fatih Camii’nde, Arap Camii’nde (Galata), son olarak da Ağa Camii’nde (Beyoğlu) müezzinlik görevlerinde bulunmuş Tezergil, Sahaflar Şeyhi Muzaffer Özak’ın yeğenidir. Hıfzını Fatih’te Köse Ömer Efendi’de tamamlamış, Mehmet Arıtekin Hoca’dan talim, kıraat eğitimi görmüştür. Arap Camii’nde ezanını dinleyip, kendisini fark eden Beyoğlu Ağa Camii İmam-Hatibi Rahmi Şenses hocanın tavassutuyla Ağa Camii’ne müezzin oldu. Burada da kanuni Cahit Gözkan ve Hulusi Gökmenli gibi üstadlardan ilk musiki eğitimi aldı. Bu iki üstadın da ön ayak olması ile Sâdettin Heper’e talebe oldu. Sadettin Heper, Tezergil’e dügâh, sûzidil, ârâ, beyâti, nevâ ve bûselik âyin-i şeriflerini meşk etti. Bu sayede önemli bir mesafe alan Tezergil, sonrasında şöhretli isimlerle beraber anılmaya başladı. Rast ve hicaz hümayun ilahi besteleri mevcuttur.
Dostlarının dilinden
Hafız Rahmi Şenses Hoca, 1965 yılında Hafız Kemâl Tezergil’i şöyle anlatıyor:
“Birçok defalar okumuş olduğu mevlid cemiyetlerinde bulundum. Hakikaten dinleyen cemaat içinde aşk ehlini aşka getirip (Allah) diye feryad ettirdiğine şahit oldum. Sesi orta kuvvette ve cinsi çok güzel olduğundan hicaz ve rast ezanlarına doyum olmaz. Notayı iyi bildiği için müziğe de meraklı ve güzel de ud çalar. Çok temiz giyinen ve mesleğinin nezaketini çok iyi bilen, halk arasında çok sevilen bir zattır. Şayan-ı gıpta olan cihet şuarasıdır ki, maişet temin derdi ve daha çeşitli gaileler arasında azmini kırmamış, fırsat buldukça da Arapça tahsiline devam etmektedir.”

Âvâzeyi bu âleme Dâvud gibi sal
Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş
3. Bir Hatıra
Meşhur Hafız Sami, meşrutiyeti takibeden yıllarda, Karaköy’de, köprünün başında Kara Mustafa Paşa camiinde hatiplik yapıyor, Çeşme meydanındaki Arap camii müezzinlerinden (zannederim Mehmet kalfanın oğlu) Hafız Ali –ki bu zat, Cumhuriyet devrinde Belediyeye intisab etmişti.- Kara Mustafa Paşa minaresinde öğle ezanı okuyordu. İstanbul’un en kalabalık caddesi orasıdır. İşte bütün o kalabalığın kümeler halinde o ezanı dinlediğini görmüş bulunuyorum. Kümelenen kalabalığın onda dokuzu, şapkalı idi. O yılların şapkanın, gayri Müslimlere mahsus olduğunu unutmamak lazımdır.
Yine Hafız Sami ile bir Ramazan gecesi, Beyoğlu’nda bir gezintiye çıkmıştık. Şimdiki Cumhuriyet bahçesinin bulunduğu tepeden Haliç’i ve İstanbul’un kandillerle donanmış minarelerini seyrediyorduk. Bir de Kamer Hatun minaresinden –İngiliz Sefarethanesinin arkasındadır.- ezan-ı Muhammedî yükselmez mi? Bunu da adı geçen Hafız Ali okuyordu. O Allah, O Muhammed sesleri esrarengiz bir esinti ile İngiliz sefarethanesinin divarlarını ve bütün cârü civarı yokladıktan, okşadıktan sonra Kasımpaşa koylarına doğru dalgalanıyordu.
Yanlarımız, yollar, duvar kenarları doldu. Her yan dikkat, her yön kulak kesildi. Çıt çıkmıyor. Fesli, şapkalı, çoluk, çocuk, bu ilahi terennümü derin bir huşû içinde dinledi.
Lahûti ses, durdu. Ortalık vecd ü hayretten henüz uyanmamıştı. Hafız Sami’nin “Allah” diye çıkan yürekten kükrek sayhası duyuldu ve oraları inletti. Üstad kızmıştı. Söyleniyordu:
-Ben olsam, bu kulaklara bu sesi dinletmem.
-Neden? dedim.
O,
-Neden olacak? Hem böyle bayılmış gibi dinlerler, hem de iman etmezler.
-İlâhî, Hafız Ağabey! dedim: Unutma: “Etürîdûne en tehdû men edallellâh.”
Aksaraylı Hafız Cemâl’in, Üsküdarlı Süleyman’ın ezanları hakkında “Meşhur Hafız Sami” adlı eserimde örnekler vardır. (Ali Rıza Sağman, Din Adamları Nasıl Yetiştirilmeli?, İst. 1950)

Yorum yapılmamış »

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.